Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

30 Nisan 2012 Pazartesi

BEYAZ BANT


"Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir."
(Karl Marx / Alman İdeolojisi - Feuerbach s. 24)

Her film sadece bir hikaye anlatmaz, dünyaya dair bir cümle de söyler. "Beyaz Bant" yukarıdaki cümlede, 3 farklı Almanı bir araya getiriyor; İlki 1818 Trier doğumlu Marx, ikincisi 1889 Braunauam Inn (yukarı Avusturya) doğumlu Hitler ile 1942 doğumlu Michael Haneke... Üçüde Marx'ın sözünü ettiği gibi dünyayı farklı farklı yorumladılar ve onu değiştirmeye çalıştılar, çalışıyor Haneke hala... Beyaz Bant tüm filmografisi "şiddet ve tezahürleri" diye nitelenebilecek Haneke'nin son filmi... Film hem tartışmalara yol açtı, hem de Oscar adaylığından, Cannes'da Altın Palmiye zaferine dek birçok başarıya imza attı. Evet, bazı yönetmenler aynı zamanda filozoftur da, Haneke işte o filozof yönetmenlerin en önemlilerinden biridir...


"Kimsenin kolayca ve içi rahat bir şekilde seyredemeyeceği filmler" yaptığını söyleyen Haneke sineması ile tesadüfen 1997'de "Funny Games" (Ölümcül Oyunlar) adlı filmiyle tanıştım. Şiddetin ironisi denebilecek filmi, müthiş göndermeleri, öyküleme ve sinemasal dile getirdiği farklılıkları ile büyük bir ilgiyle izlemiş, yönetmenin takipçilerinden olmuştum. Sonrasında filmografisine eklediği birçok film oldu. Tarz olarak müthiş bir biçemci (Antonioni / Bergman) olmayan yönetmen, sanki izleyiciyi sarsmak için filmler yapıyor. İzleyicisindeki etkiyi; ki bunda film eleştirmeni, Tv editör-yönetmeni olarak çalışmasının katkısı olduğunu düşünüyorum, daima düşünerek çekmiştir sahnelerini... "Hedef kitle" kaygılı bir ortamdan gelmek Haneke sinemasının; ilk flmlerinden olan "Benny's Video"dan beri izinin takip edilebileceği izleklerinden biri olmuştur. Filmlerinde hemen hemen her zaman TV ile ilgili bir sahne muhakkak bulunur.



Stanley Kubrick bir röportajda: "Şiddet çoğu zaman filmin eylem çatısını sürükler ve ona katkıda bulunur. Naziler hakkında kitapları okuyan insanların sayısı, Birleşmiş Milletler hakkındaki yazıları okuyanlardan çok daha fazladır. Bir öykünün kötü karakterleri, çoğu zaman dürüst, iyi karakterlerden çok daha ilginç gelmektedir" diyerek şiddetin sinemadaki yerini tanımlar.

Bugüne kadar şiddeti betimleyen Haneke "Beyaz Bant" ile birlikte onun kökenine, toplumsal temeline yöneliyor. Bu anlamda "Führer" ve halkının uğursuz ilişkisine , iktidar ile bağımlılığın, terör ve hayranlığın etkileşimine dair bir manifestoya ulaşma çabası oluyor "Beyaz Bant"... Filmin Almanca orjinal adı "Das Weisse Band - Eine Deutche Kindergeschicte" (Beyaz Bant - Bir Alman Çocukluk Öyküsü) herşeyin temelinin atıldığı çocukluk dönemine gidildiğini vurguluyor. Gerçekten de filmin geçtiği 1. Dünya Savaşı öncesi aslında bugünün tüm kavgalarının öncesi olan zamanı işaretliyor. Tüm emperyal kavgaların temelinin atıldığı günler, Zweig'ın "Dünün Dünyası'nda" anlattığı o dünyanın patlamadan önceki son günleri...

Auschwitz'den kurtulan İtalyan yazar Primo Levi aslında olayı özetler cümlesinde: " Canavarlar var, ama tehlikeli olamayacak denli azlar. Asıl tehlikeli olanlar sıradan insanlar."

Haneke'nin Alman kökeni şiddetin kaynağının peşinden gidişi filmi çoğu eleştirmen ve izleyicinin gözünde Nazizmin doğuşunun araştırması gibi kısır bir noktaya itelese de, yönetmen daha evrensel bir cadı kazanını deviriyor.

"İnsanı suç işlemeye iten koşullardır" cümlesine sığınarak 3. Reich'ın çökmesinden bir gün sonra binlerce katil normal vatandaşa dönüştü Almanya'da; işte bu toplu bilinç kaybı suç işleme potansiyeli yönetmeni bir köye yönlendirdi. Aynasını çocuklara ve aslında geçmişten geleceğe de tutmuş oldu.

Günümüz insanının hemen herşeyi TV, medya vb. araçların filtresinden geçirerek deneyimlemesi Haneke filmlerinin teorik altyapısını oluşturur. Kitle iletişim araçları ile hakikate eriştiklerini zannedenler  onun filmlerinin konusu olmuştur.

Modern dünyaya getirdiği bakış tarzı Baudrillard ve Paul Virilio ile benzeşen yönetmen, filozofluk payesini boşuna taşımıyor. Tv döneminde Kafka'nın Şato'sunu filme alması da Haneke'nin hayatımıza dair endişelerinin çok eskiye dayandığını gösteriyor.

Bu yüzdendir ki Haneke filmleri, televizyon görüntüleri, güvenlik monitörleri, kamera kayıtları, bilgisayar oyunları vb.nin yarattığı zihinsel bulanıklık hali kadar, temel iletişim ve anlaşma sistemleri üzerine de bir şeyler söylerler. Gelişmiş iletişim teknolojilerinin çıkmazlarıyla, dilin çıkmazları arasında bir bağ olduğunu sezdirirler.




Haneke filmlerinin temel temalarından söz etmek Beyaz Bant'ı oluşturan görsel dili anlamamızı kolaylaştıracaktır.

Haneke sinemasında görülen en önemli yanlardan biri yabancılaşmadır. Burjuvanın sıkıntılı hali vizörünün her daim önünde olmuştur. Beyaz Bant daha arketip bir döneme dönüyor. Daha feodal bir toplum var. O yüzden sınıf temsilcilerinin adı söylenmiyor. Onları rahip, doktor, baron olarak tanıyoruz.

Haneke ile aynı coğrafya ve kültürde doğan Marx'ın Feuerbach - Alman İdeolojisi'nde betimlediği dünya bugünü de anlatıyor. "Çağımızın, tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur. çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar, öyle ki bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır." Evet, Ezra Pound deyişiyle "teknik içtenliğin yoklamasıdır" ve Haneke teknikle oynayarak yabancılaştırır izleyicisini... Ayrıca aynı anda birçok hikaye ve olay anlatmayı seven parçalı bir anlatım tarzı vardır. Sinemada anlatmaktan çok göstermeyi tercih eder. Sıkıntı, Haneke filmlerinin temel unsurlarındandır.

"Ben kötümser değilim. Kötümser olanlar eğlencelik filmler yapar. İyimser kişi, insanları sarsıp kayıtsızlıktan kurtarmaya çalışır." diyen yönetmenin Beyaz Bant'ta ortaya koyduğu görselliğin kodlarını yönetmenin sinemaya bakışını kısaca anlattıktan sonra artık değerlendirebiliriz..




SİYAH-BEYAZ BİR DÜNYA


Haneke filmin formatını belirlerken yaptığı tercihle kotaracağı görsellik konusunda ilk tavrını belirlemiş. Renkli yerine siyah beyaz tercihi ( tüm pahalılığıyla) filmin öncelikle en belirgin görsel yanını oluşturmuş.Siyah-beyaz pelikül tercihi, auteur diye nitelenebilecek yönetmenin TV formatını andıran görselliğinin içinde oldukça farklı bir durum yaratıyor. Siyah - beyaz tercihini açıklarken şunları söylüyor Haneke: "Bu filmi çekerken o dönemde insanların nasıl yaşadığını, nasıl davrandıklarını bildiğimi iddia edemezdim...filmin ele aldığı dönemin kollektif bilinçte siyah/beyaz olarak kaydedilmiş olması bir şans aslında.. Böylece seyircinin filme dahil olması zorlaşmıyor. Öte yandan siyah beyaz görüntü yönetimi stilize haliyle yabancılaştırma efekti görevi de üstleniyor."




Alışageldiğimiz sinema dilinin dışında bir eserle karşı karşıya olduğumuzu pelikül tercihi ile ortaya koyuyor, yönetmen... Ama bunu yaparken; "The Good German"ın 1.37:11 ekran formatı gibi veya Dogville'in yaratıcı bakış açısını getirmiyor. Sadece 40'lı yılların renk tercihini değil film gramerini de kullanıyor.

Film boyunca kurgu, anlatımı destekliyor, geçişler farkedilmiyor bile... Öyle bir görsel çekicilik hakim ki filme, Haneke gibi bir yönetmen, kurguda ve geçişlerde elini oynatmamış. Sadece çekilenler büyük sadelikle birbirine bağlanmış. Bazı eleştirmenlerin dediği gibi en iyi kurgu farkedilmeyendir. Filmin güçlü görselliği ayrıca geçiş cambazlıkları yapılmasına gerek bırakmamış. Cut ve zincirleme geçişlerin sağladığı sadelikle, akan, sıkmayan bir film olmuş. Öyleki film 144 dakika gibi uzun bir sürede bunu başarıyor. Ayrıca ışık-gölge oyunlarıda siyah beyaz film olma vanatajıyla geçişlerde yararlı oluyor yönetmene...

Kendisi TV yönetmenliğinden gelen ve izleyiciyi rahatsız (şok) etmeyi seven Haneke oldukça uslu bir kurgu dili kullanıyor. Filmin ait olduğu zamanın ve öykündüğü 40'lı yıllar film gramerini birebir uygulamaya çalışırken kurguyu da kurgucuyu da farketmiyoruz.Oscar adayı Christian Berger'in plan sekansları hiçbir kesmeye gerek kalmadan anlatılmak istenen her şeyi bir seferde anlatmaya başarıyor.

Burada Haneke'nin anlatmak üzerine söylediği cümleler yol gösterici olacaktır. "TV, görme alışkanlığımızı hızlandırır.Bir şey daha hızlı gösterildikçe, sizin gösterilen şeyi fiziksel gerçeklikte yer kaplayan bir nesne olarak algılama yeteneğiniz azalır. Ve böylece o nesne daha baştan çıkarıcı bir şeye dönüşür. O zaman işaret edilen malı daha çabuk satın alırsınız... Elbette bu tip bir estetik ticari sinemada da üstünlüğü ele geçirmiş durumda... Oysa insan gördüğü şeyi anlamak için zamana ihtiyaç duyar. Günümüz medyası buna izin vermemektedir. Sadece entelektüel bir düzeyde anlamaktan söz etmiyorum, duygusal anlamda da izin vermez."



Kamera kullanımı ders niteliğinde okutulabilecek film, bir görsellik harikası... İnanılmaz kamera hareketleri yok filmde... Tutarlı, planlı genelde küçük yavaş hareketlerle kurguya gerek kalmadan kaydırmalarla, pan veya tiltle konudan konuya geçmeyi başarıyor film... Filmde son yılların en iyi plan-sekans sahneleri yer alıyor. 1. Dünya Savaşı'nın çıkışı ile biten suçluyu arama faaliyetini anlatırken, Protestan Köy'ün geleneksel devamlılığına da plan sekansların süreğenliğiyle göndermeler yapılıyor...

Film bir hiyerarşi- feodal yapı öyküsü..Bu nedenle gücü temsil edenler daha ferah , daha üst açılarla yansıtılırken, çocuklar, otorite karşısında ezilenler daha sıkışık daha alt açılarla yansıtılıyor. Ayrıca doğa, sokak, dış mekanlar söz konusu olduğunda daha geniş açılar tercih edilirken, ev söz konusu olduğunda sıkışıklık duygusunu verecek açılar tercih ediliyor. Yemek sahneleri kişilerin sınıfsal durumlarını da yansıtıyor.

Haneke'nin Beyaz Bant'ı filmografisinin, en biçimci, en stilize filmi olmayı başarıyor. Bergman filmlerini hatırlatan, film noir'den 40'ların estetize işlerine uzanan bir genişlikte insanda çağrışımlara yol açıyor. Beyaz kurdelanın allegorik yapısından köyün içinde toplu geziler yapan çocukların yüzlerinden yansıyan ruh halinin verilişi genelden yakına uzanan kadrajlar hiçbir fazlalık duygusu yaratmıyor.Hikayenin lokallikten zaman ilerledikçe daha genel bir duruma dönüşmesini ölçeklerin genişlemesinden de takip edebiliyoruz. Şiddet tarihçesinde köy bir metafora ve prototipe dönüşüyor böylece...1940'lı yılların o sansürcü anlayışının da birebir taklit edildiğini görüyoruz. Şiddet, seks ve rahatsız edici sahneler özellikle gösterilmiyor. Bu ölçeklendirmeden de amacın şiddeti sergilemek değil nedenleri üzerine düşünmek olduğunu anlıyoruz.

Kamera kullanımını öyle rafine ve başarıyla kotarmış ki korku gerilim türünün sınırlarında gezinip dramatik bir film çekmeyi başarmış.Finalde giderek uzaklaşan görüntüler öylesine sakin ve pastoral ki, daha önce tanık olduklarımızın doğruluğundan şüphe etmenizi sağlıyor. Dışarısının evlerden daha güvenli olduğunu da çekim ölçekleri oldukça başarıyla biçimlendiriyor.

Filmin siyah beyaz olması birçok dertten yönetmeni kurtarsa da sanat yönetmeni sayesinde oldukça başarıyla yaşanan dönem canlandırılıyor.Film, aksesuarların - filme adını veren- bu kadar önemli olduğu nadir yapımlardan biri olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Beyaz bant masumiyetten şiddete uzanan yolda filmin temel metaforu olmayı başarıyor. İç mekan ve dış mekan düzenlemeleri çok başarılı, hiyerarşiyi olduğu gibi yansıtmayı başarıyor.Örneğin kilisede güçlüler önde otururken güçsüzler gerideler ve aralarında kilisenin tahta dikmeleri var. Bu iki taraf arasındaki efendi - köle ilişkisinin bir mahkumiyet olduğunu da vurguluyor. Anlatımın başarısında bu detaylar da büyük önem taşıyor.

Makyaj ve kostüm kullanımını da siyah beyaz tercih işleri kolaylaştırıyor. Makyajlar genellikle ruh durumlarına göre beyazlığın artışı veya azalışı şeklinde görülürken özellikle çocukalrda başarıyla uygulanıyor. Kostümlerde dönemi yansıtmayı başarıyor.

Film bir aydınlatma klasiği olmayı hakediyor. Chirascouro'nun bir çok güzel örneği sahneleri süslerken, doğal ışık kaynakları iç mekanlarda derinlikli çerçeveler yaratılmasını sağlıyor. Ayrıca dış mekanda kar olağanüstü bir etki yaratıyor ki Yurttaş Kane'de Welles de karı kullanır. Yüksek ve düşük kontrast şovuı olarak nitelenecek film bir nevi estetik harikası olmayı başarıyor.

Filmin siyah beyaz oluşu diğer renklerin yerini siyahın tonlarının almasını sağlarken yönetmen göstermek istemediği yerleri karanlıkta bırakarak farklı bir yöntem izliyor. Filmin içindeki oral seks sahnesinde karanlıkta bırakarak göstermemeyi düşünen yönetmen tonları kullanarak hiyerarşik bir yapının anlatımını güçlendirmeyi başarıyor. Neredeyse kusursuz bir resim sanatı hakim film boyunca... "Third Man", Yurttaş Kane" tadında bir sinema filmi ortaya çıkmış...

Filmde ayrıca renkler değil müzik de yok... Müziğe sadece doğal ses olarak (piyano vb. kullanılırken) rastlıyoruz. O yüzden ses olarak, doğal sesler ve sessizlik ön planda...Karakterlerin çok fazla konuştuğu bir film değil Beyaz Bant... Bunun yerine bir anlatıcı var. Olayları iç ses bağlıyor birbirine... Ses aynı zamanda olan biteni göstermediğinde yönetmen, tanımlayıcı olarak kullanıyor... çocukların dayak yediğini seslerden anlıyoruz.. Müziğin boşluğu alışınca hissedilmiyor. Ses açısından da oldukça başarılı olan film sınıfı geçiyor. Yönetmen özellikle anlatıcının, biçimi ve varlığıyla seyirciye izlediği şeyin gerçek değil, yapay olduğunu hatırlatmayı hedeflediğini söylüyor.

Filmdeki sıkıntılı hava dikine çizgilerle, dar perspektiflerle dengesiz resimlerle güçlendiriliyor. Her karede  derinlik duygusu sizi bırakmıyor. Bunda ışık - gölge aydınlatmasının büyük katkısı var. İçerde yemek masası, kapalı pencere, koridor gibi yerlere sıkışan çizgisel perspektif seyirciyi daraltırken , dışarı çıkınca atmosferik perspektif ile izleyici rahatlıyor...



Sonuçta izleyicisini pek rahatlatmayı sevmeyen bir yönetmen olan Haneke şiddete  dair bir senfoni sunuyor. İçinde ister politik, ister dinsel kaynaklı olsun, terörizmin, şiddetin nasıl doğduğuna dair - aklımıza sadece naziler gelmesin- bir araştırma sunuyor. Başarılı oyuncu seçimleriyle bizi inandırmayı başarıyor. Kendi klasik anlatımının dışına çıkarak başka bir şiddet öyküsü anlatmayı başarıyor Haneke...

Çocukların suçlu göründüğü, kapalı bir toplumda geçen, bir an polisiye havasına bürünen film modern zamanlara dair bir soru souyor aslında...Sizin de beyaz kurdelanız yok mu?

" Sizlere huzursuz seyirler dilerim" Michael Haneke




1 yorum:

  1. COK BİLGİLENDİRİCİ, AYDINLATICI VE BASARILI BİR YORUM

    YanıtlaSil