"Edebiyat, peşindeki iri gri kurtla bir çocuğun Taş Devri vadisinden 'Kurt, kurt!' çığlıklarıyla koşarak geldiği gün doğmadı; edebiyat, bir çocuğun 'Kurt, kurt!' çığlıklarıyla peşinde kurt olmadan koşup geldiği gün doğdu." Vladamir Nabokov
7 Aralık 2013 Cumartesi
Kırılgandır Verilen Sözler
Sözler verme bana,
Böylece söz vermem ben de:
İkimiz de özgür kalırız öyle ya,
Asla aldatmadan, asla bağlı kalmadan diğerine:
Varsın atılmadan kalsın zar avucumuzda,
İstediğinde gelirsin, gidersin istediğinde:
Nerden bilebilirim senin geçmişini,
Ya sen benim geçmişimi nerden bilesin?
Sıcak olan sen, kim bilir belki de daha sıcaktın
Bir zamanlar bir başkasına:
Soğuk olan ben belki de bir ara güneş ışığını
Görmüşümdür, hissetmişimdir iliklierimde:
Kim gösterecek bize tüm bunların
Çok ama çok önce olduğunu?
Görüntü silinir gider camdan
Ve yarım kalır bakılan fal.
Eğer söz versen, kahrolursun belki de
Yeniden kaybettiğin özgürlüğünden:
Ben söz versem, eminim
Kıvranırım kırmak için o prangayı.
Bir zamanlardaki gibi arkadaş olalım,
Ne fazla, ne de eksik ama:
Niceleri rahat eder aza kanaat getirerek
Aşırılıktan mahvolmaktansa.
Christina Rossetti (Cin Pazarı Ve Seçilmiş Şiirler / YKY / Çev: Fahri Öz)
18 Kasım 2013 Pazartesi
Kalbim Dönene Kadar
“lirik şiirler
yazıyorum
eve dönsün diye kalbim” (Çiğdem Sezer)
eve dönsün diye kalbim” (Çiğdem Sezer)
Şu sıralar yazıyla hayat arasında bir sıkışıklık var…
Bu kadar çok yazma isteği ile doluyken tek bir kelime bile
söyleyememem; ancak böyle açıklayabiliyorum. Başlangıçlar ve bitişler her an
bizimle beraberler. Bazen bitmesin istediklerimiz elimizden kayıp gidiveriyor,
başlamasın dediğimiz şeyler ise saçımızdaki beyaz saç teli gibi bir sabah
aynada karşımıza dikiliveriyor.
Hayatım dediğim şeyin hiçbir biçimde belirleyicisi
olmadığımı bana her şey tekrar ve tekrar hatırlatıyor. Biliyorum kelimeler
değiştirmiyor kaderi…
Bütün yaptığım belki de sadece budur: Kalbimi aramak… Hangi
telaşın içinde yitirdim bilmiyorum… Kim götürdü kalbimi parça parça… Sevdiğin ve seni seven herkes götürür kalbinden birer
parça… “Gönül vermek” o yüzden anlamlı bir tabirdir… Gerçekten verirsin kalbini…
Ama en çok, kendim çaldım aklımla kalbimden nice rol… Kalbe
ihanet en çok sahibince yapılır öyle değil mi?…
Şimdi kalbimi bekliyorum: uzun bir yolculuktan dönsün diye…
“daha diyorum,
daha, uzağa...
çarmıhta kuruyan kana
inkâra ve imana.... daha
yol almalısın kalbim
inanmak için kendinden başka
hiçbir şeyin kalmadığına
ah işte o zaman yaranın ne kadar derin
ve suyun imkânsız olduğunu
anladığında
dönmelisin
kalbim, güzel evim” (Çiğdem Sezer)
çarmıhta kuruyan kana
inkâra ve imana.... daha
yol almalısın kalbim
inanmak için kendinden başka
hiçbir şeyin kalmadığına
ah işte o zaman yaranın ne kadar derin
ve suyun imkânsız olduğunu
anladığında
dönmelisin
kalbim, güzel evim” (Çiğdem Sezer)
7 Kasım 2013 Perşembe
Yağmur Geri Dönünce
İçimde upuzun
cümleler taşıyorum, noktalama işaretlerinin hiçbir anlam ifade etmediği,
cümleler… Bir kez insan yazmanın büyüsüne inanınca, sihirli kelimelere en az
sihirli fasulyelere inandığı kadar inanıyor.
Ali Baba’nın 40
haramilerden duyduğu sihirli kelimelerle önüne dikildiği mağara girişi gibi,
yazanda okurun karşısına dikilir. Ama sihirli kelimeleri bilip bilmediğinden
emin değildir Ali Baba gibi…
“Açıl susam
açıl” deyince kapı açılır Ali Baba için… Yazan o kadar şanslı değildir. Sihirli
olduğuna inandığı kelimeler sırayla kağıda dizilirler ama beklenen kapı
açılmaz… kendini 40 odalı sarayın 39 kapısını açmış, 40. odanın kapısında bekler bulursun…
Aslında içten
içe bilirsin ki; tek bir kelime çözmez bilmeceleri, açmaz kilitleri…
Yağmur durmaz
her damlasıyla seni sürükler gene de 40. odanın kapısına… Bu öyle bir kısır
döngüye dönüşür ki tüm kalbinle bildiğin halde her yağmurda kendini sihirli
olmasını umduğun kelimelerle kapının önünde bulursun…
Tıpkı yağmurun
elindeki kağıdı ıslatıp okunmaz kılması gibi yazıda kaybolup gidiyor…
Yağmur geri
dönünce her şey geri dönüyor…
Kapının
arkasından duyanlar için bir deliliğin tekrarlanması gibi, biliyorum…
Yağmur ve kalp
tekrar tekrar aynı yere dönüp duruyor…
Kelimeler kapıları
açsın, mucizelere yol versin istersin içten içe aslında en çok sesine karşılık bir
ses ararsın…
Uzay boşluğunda veya
denizin dibinde ses yoktur… Nefes alıp verdiğin her yerde yağmurun yağdığı her yerde duyma ümidi de vardır…
O sesi, senin
sesini…
“Söyleyecek başka bir şeyim yok artık.
Unutmak istemiyordum oysa.
Güzel kalan yaralarda vardır çünkü...
Limon kokulu, yağmurlu kadınlar vardır.
Hiç unutmayan kadınlar vardır... limon
kokulu...
herşeye
rağmen... yağmur kalan kadınlar vardır...” Lale Müldür
5 Eylül 2013 Perşembe
TOZ
Hikâye anlatıcıları Uyuyan Güzel’in uyandığında kalın bir toz katmanıyla kaplı olacağını hayal etmemişlerdi; kızıl bukleleri ilk kımıldandığında parçalanacak olan uğursuz örümcek ağlarını da düşünmemişlerdi. Ama tozdan yapılma kasvetli battaniyeler dünyevi yaşam alanlarını durmaksızın istila eder ve homojen biçimde kaplar: tavan aralarını ve eski odaları saplantıların, hayaletlerin, yıllanmış tozun kokusuyla beslenmiş ve sarhoş olmuş larvaların eli kulağındaki işgali için düzenliyormuş gibi.
Tombul genç kızlar (hizmetliler) kendilerini her sabah büyük birer toz fırçasıyla, ya da birer elektrik süpürgesiyle silahlandırdıklarında, mantığın ve temizliğin nefret ettiği zararlı hayaletleri uzak tutmaya en pozitivist bilim adamları kadar katkıda bulunduklarından belki tamamen habersiz değildirler. Ama toz, eğer varlığını sürdürebilirse, bir gün, terkedilmiş binaların harabelerinden, ıssız tersanelerden taşacak, hizmetlilere karşı galip gelecektir; ve işte bu uzak çağda, eksiklikleri bizi büyük muhasebecilere dönüştürmüş olan karabasanları defedecek hiçbir şey kalmayacaktır.
Georges Bataille / çev: Roysi Ojalvo ( www.e-skop.com dan)
21 Ağustos 2013 Çarşamba
Pembe Köşk Düğün Salonu
"Sonra gittin.
Çocuk oldum bir daha, ağladım.
Kaç şiir, kaç kere sular
altında kaldı.
Kitaplar, aşk, her şey.."
Didem Madak
İlk olarak nerede tanıştığımızı düşündüm
hep... Şimdi hatırlıyorum artık; biz o gün yalnız değildik, başkaları da vardı
yanımızda... Bir düğün salonuydu. Pembe Köşk Düğün salonu… Çocuktuk, o zamanlar
düğün davetiyelerine çocuklarınızı lütfen uyutunuz gibi notlar yazmak ayıptı...
O yüzden düğün salonları çocukları bir küçük salona toplar film gösterirlerdi.
Boş bırakırsan koştururdu çocuklar, ayak altında gezer düğünü bir karnavala
çevirirlerdi. Ayrıca hep bir telaşı vardır malum çocukların, kimi koştururken
kimi de onca gürültüden etkilenmez masaların üstünde anne veya babaların kucaklarında
uyurdu…Masalarda yer alan ucuzundan meyve suları ve kremalı pastayla birlikte uyumanın kıymeti bir
başkaydı... Uyuyanlar ve koşanlar… Bu, yaşam denen şeyin formülü de galiba; hayat
gürültü çıkarırken sizde o gürültüye kendi gürültünüzle katılıyorsunuz veya tüm
gürültüye rağmen dingin bir uykudasınız... Çocuklarla ilgili hain planlar o zamanlarda vardı
kafaların içinde... Film izleme odaları, şimdilerin çocuklara düğünleri
yasaklayan zihniyetinin bulduğu yumuşak geçişin adıydı…
Seninle
o düğünlerden birinde birlikteydik... Filmi de hatırlıyorum Ayşecik
vardı başrolde Oz büyücüsünün yerli versiyonuydu film... Sen şimdi okurken ben orada
değildim diyorsundur; oradaydın bütün evde uyuması gereken çocuklarla beraber o
filmi izliyorduk... Peter Pan'ın varolmayan ülkesi gibiydi o salon... Bütün çocuklar oradaydık...Sonra hepimiz başka
illere diyarlara dağıldık o salondan... Ama hep yanımızda oturan o kızı veya oğlanı
aradık hayatımızda...Kimileri buldu kimileri bulduğunu sandı bazen de bulduk ve
kaybettik....Zaman bütün gücüyle ilerlerken, çocukluk denen o cennet bahçesine tekrar
adım atmak gerek belki de... O zaman hatırlıyoruz aslında ne kadar çok yüz ne kadar
çok sözcük yitirdiğimizi...
Ayşecik'in o macerasını tv’de de izledim
ama hep o salon kaldı aklımda....Seni ilk kez o salonda gördüm birlikte bir
film izlemiştik. Kaybedilmiş filmler… kaybedilmiş rüyalar… kaybedilmiş
gönüller… O yüzden her film izleyişimde yanımda olmanı dilerim tüm kalbimle....
Ama hep uzaktasındır bilirim... Ve bilirim birlikte aynı yöne baktığımız, aynı şeyleri
hissettiğimiz o an, karanlıkta yansıyan o görüntülere bakarken tutulduğumuz rezonans, hayatım boyunca benimle gelecek... Ne kadar çok film izlesem de senin olmayışını
senin kocaman boşluğunu kalbimde taşımaya devam edeceğim... Siz siz olun
çocuklarınızı lütfen uyutup da düğünlere gidin... Kalplerinde kocaman bir
boşlukla büyümelerine izin vermeyin…
Aşk aynı filmi izlerken güldüğün,
hüzünlendiğin, korktuğun o andır… Gerisi o an ve onun spekülasyonundan
ibarettir…
“sonra bir yalnızlığı denemek
oluyor herşey
üç beş sandalye yetiyor hüznü ağırlamaya
akşamları getirdiğim akşamları yorgunluk beni anlatmıyor
durmadan okşuyorum tüylerini gecenin
üç beş sandalye yetiyor hüznü ağırlamaya
akşamları getirdiğim akşamları yorgunluk beni anlatmıyor
durmadan okşuyorum tüylerini gecenin
Çiçekler büyük bir yokluğa
bakıyor
gitsem gitsem bir solgunluğa gidiyorum
gitsem gitsem bir solgunluğa gidiyorum
yüzümde kelebekler ölüyor”
Gonca Özmen
2 Ağustos 2013 Cuma 04:12
14 Ağustos 2013 Çarşamba
Rüyalara Dair...
"Masal, tıpkı rüya gibi tutarsızdır; olağanüstü nesneler ve olaylar bütünüdür, müzikal bir hayaldir […], doğanın ta kendisidir. Ahlakçı kaçınılmazlık ve kurallara uygun şekilde düzenlenmiş tutarlılık, masal kavramına en aykırı şeylerdir.Masal doğanın anarşisidir, soyut rüya âlemidir. Bu soyutlamadan, ölümden sonraki durumumuza ilişkin sonuçlar çıkarılabilir.” Novalis
Barthes "küçük ölüm" der rüyaya... Kendimizi hapsettiğimiz bir sürü sihirli lamba var: beyin de bunlardan biri belki de tek gerçek; ruhun sihirli lambası beyin... Adorno rüya ölüm gibi siyahtır der... Marguerite Yourcenar'ın Rüya ve Kader'i ile Adorno'nun Rüya Kayıtları, rüyalar alemine geçiş metinleri olarak değerlendirilebilir. Ayrıca Donnie Darko, The Science of Sleep izlenebilir ya da gözler kapanır ve kendi alemine döner insan... Rüya kendi zihninde veya başka bir zihinde yer almanı sağlar; tıpkı bir tavşan deliğinden harikalar diyarına giden Alice gibi...
“Rüyalarımız sadece ‘bizim rüyalarımız’ olarak birbirleriyle ilişkili değildir; aksine devamlı ve aralıksız bir bütün oluştururlar ve Kafka’nın bütün hikâyelerinin ‘aynı yerde’ geçmesi gibi bütünsel bir dünyaya aittirler. Ama rüyalar kendi aralarında ne kadar bağlantılı olursa veya kendilerini ne kadar tekrar ederse, bizim onları gerçeklikten ayırt edememe tehlikemiz de o kadar büyük olur”. Adorno
9 Temmuz 2013 Salı
ZALİM – MAZLUM KISIRDÖNGÜSÜ
“zalimin zulmü varsa…”
Her günümüze bir acının gölgesi düşer bu topraklarda... Her gün bir yas vardır… Bu ülkede zulüme alkış tutanların diliyle söylemek gerekirse bir gün onların anneleri, bir gün bunların anneleri ağlar. Sonuçta herkesin ağladığını kimse anlamaz bir türlü…Bütün bir ülke ağlıyor diyemezsiniz, izin vermez size bu dil… Zulüm; nereden ve kimden gelirse gelsin fırtına biçmeye mahkumdur. Her Firavun'un bir Musa'sı vardır, doğrudur. Musa gibi yola çıkıp Firavunlaşmaksa bu memleketin en büyük ıstırabıdır. Güçle sınanmak sınavların en büyüklerindendir...Güce teslim olmak değil gücü hakkıyla taşıyıp zamanı gelince teslim edebilmektir büyüklük... Örneğin; Tolkien'in "Yüzüklerin Efendisi" bunu anlatır... Güce sahip olmak değil onu taşıyabilmektir aslolan...
Bir Apache kabile şefi adı Gokhlayeh... Yani esneyen adam... Bir gün evine döndüğünde annesi, eşi ve 3 çocuğunun İspanyollarca öldürüldüğünü görüyor... O günden sonra "esneyen adam" bir Kızılderili efsanesine dönüşüyor: Geronimo...
Hepimiz sıradan adamlar ve kadınlarız, esneyen adamlar ve kadınlar… Zulüm kahramanlığın annesidir. Dün de bu ülkede bu yaşandı, bugünde yaşanmaya devam ediyor, edecek de… Toprağa düşen her damla gözyaşı dünyanın eksenini biraz daha kaydırır, toprağa yük olur, dünyaya yük olur… Mazlum ile zalimin rolleri en çabuk değişen rollerdir… Yeter ki aynı hamurdan olsunlar karakterleri…
Şiddeti mantığa bürüdükçe, kabullendikçe içselleştirdikçe, bizden olmayanlara karşı olduğunda haklı sebepler buldukça aslında kendi zalimimizi büyüttüğümüzü, mazlum olmak için sebepler bulduğumuzu fark etmeliyiz… Nefret ettikçe nefretimiz artar küfür ettikçe küfrümüz öyle ki nefretimizde boğuluruz da farkında bile olmayız… Bu bir kısır döngüdür. Tek yolu ise birinin şiddetten vazgeçmesidir ancak… Kızıldeniz’in ortadan ikiye yarılıp bir yola dönüşmesi için Musa gibi Firavuna sırtını dönmek gerekir.
Ülkemizdeki tüm etnik, dini, siyasal kaynaklı farklılıklarımızı bir üstünlük vesilesine dönüştürmek yerine bizleri Yaratan’ın bizim farklılıklarımızı sevdiğini anlamalıyız artık. Birbirimize benzememiz değil benzemememizi dilemiş Yaratan; tıpkı doğadaki gibi… Allah mütenevviliği sever… O’na inananlar ona karşı çıkmasınlar artık… Esneyen adamların hepsine selam olsun
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










