3 Mart 2014 Pazartesi

Gece



"Durdum ve sular ürperdi. Düşündüm ve güneş saklandı. Ağır, uykulu gözlerimi kapatıyorum, içimde bir göl ülkesi var yalnızca, yosunların yükseldiği suyun koyu parıltıları arasında, gecenin gün olmaktan vazgeçtiği bir ülke.
Hiç konuşmadıysam, yazdığım içindi. Bana öyle geliyor ki var olanlar başka yerde, dağların ardında ve sanki ilk adımı atmaya bir cesaret etsek yapılacak upuzun yolculuklar var.
Tıpkı manzaramdaki güneş gibi ben de vazgeçtim var olmaktan. Söylenmiş ya da görülmüş olanlardan geriye, yabanördeklerinin uçmadığı bir ovanın; ölü, oynak, nemli, uğursuz bir ovanın üzerinde salınan, göllerden yansıyan ölü parıltılarla dolu derin bir gece kaldı sadece." Fernando Pessoa ( Huzursuzluğun Kitabı, s. 412)


21 Şubat 2014 Cuma

Miyazaki Ne Yana Düşer?

Miyazaki'nin sinemayı bırakıyor oluşunun ben de husule getirdiği tarifsiz hüznün bir benzerini Cristopher Reeve'in yaşadığı kaza sonucu bir daha Superman olamayacağını duyduğumda yaşamıştım.

Burada uzun uzadıya Miyazaki üstüne konuşmak yerine sevdiğim filmler sıralamasını vermek isterim. Sonuçta sinema üstüne konuşmak elbette önemlidir ama yönetmenin küçücük bir sahnede size yaşattıklarını, hissettirdiklerini sayfalarca anlatmak bile yeterli olmayabilir. O yüzden ey okur merak edersen eğer izle filmlerini. belki aynı sahnede aynı duyguyu hissederiz seninle veya benim çok sevdiğim senin için sıradan olur... Hayatta böyle değil mi ey okur?

Miyazaki filmografisi benim için tam kalbimin üstüne gölgesi düşen bir ağaçtır... Ne de olsa küresel ısınma çağındayız, bunca sıcağa karşı bir serinlik ararsan Miyazaki ağacı tam sana göredir.

Tam 11 uzun metraj filmi var ustanın yazıp, yönetmenliğini yaptığı, ayrıca yönetmeni olmadığı 3 filmde prodüktör, 3 filmde ise hem yazar hem prodüktör olarak karşımıza çıkar.

Hepsi izlenmesi gereken bu filmografiden benim için olmazsa olmaz 5'ini paylaşmak isterim;


5-) THE WIND RISES:


Son filmi... Bütün filmlerin içinde saklandığı çekirdek... Rüzgar hep Miyazaki ile birlikte esti. Rüzgar kelimesinin Emily Bronte dışında en çok özdeşleştiği kişidir Hayao...

4-) HOWL'S MOVING CASTLE



Yönetmenin dünyası büyülüdür... Sizi inanılmayacak şeylere inandırır. Film bittiğinde bile filmden büyülü bir varlığın karşınıza çıkacağını düşünmeye devam edersiniz... Şato yürür ve siz onunla yolculuk edersiniz.

3-) SPIRITED AWAY



Çocukluk olmasaydı, sadece büyük ve olgun birer insan olsa idik, sanırım kıyamet çoktan kopmuştu... Dünya hala var ise hepimizin bir zamanlar çocuk olmamız sayesindedir... Benim küçük filozofumun söylediği gibi ben hep çocukluğumu özlüyorum doğru, ama şükürler olsun ki sadece özleyen ben değilim... İyi ki Miyazaki gibi hep çocuk kalanlar da var...

2-) PONYO



Deniz kızları, beklenen babalar, küçük kız, yalnızlık, deniz ve Miyazaki...


1-) MY NEIGHBOR TOTORO



Bir rüya, sihir, kimsesizlik, doğa, kedi otobüsü ve çocuklar... Bir film çekseydim bunun Totoro olmasını isterdim.

10 Ocak 2014 Cuma

Saatler ve Geyikler




gizem bir geyik başı gibi uzanıyor aramızda
boynuzlarında senin karmaşan ve sana ait bilmediğim,
bilmek istemediğim onca şey.
buna benzer çözemediğim bir çok şey
ormanda sarı yapraklar düşmeye başladığı zaman saçlarının arasından
sarı bir yaprak fosili boynunun tam kenarında
...
iki geyik ormanın kuytularında
birbirine sarılmış yatıyor.
boynuzları birbirine geçmiş...
...
kırmızı bir yunusun havada sıçraması olurdu senin gülüşün,
ama gülmüyorsun .
beni boğmak mı istiyorsun?
benim zaten boğulduğumu farketmiyor musun?
...
geyiğin boynunda kırmızı bir leke var
melankolimin tozu alındığında, kanayan bir yürek çıkacak ortaya.
iki geyiğin birbirine geçtiği yerde
orman ışığı kırılıyor.
"kalbin ilmini yap" diyor bir ses
aortanın kırmızılığı gibi geyiğin boynunda bir kırmızı leke...
...
geyiğin boynunu tuttuğum zaman elimde kalan pas lekesi
yada böyle bir şey seni anlamaya çalışmak.
seni sevdiğim zaman kadife tüylü bir geyik ormanda su içiyor
yada yeşil kadife tüylü bir su akıyor boynuzlarımızın arasından.
...
dünya tatsızlığı kristalleşirken kimyasal bir çözeltide,
hiç bir şeyi çözemezsin...
bileklerini de kesemezsin
anti-maddeye kaçmak istersin sadece
bazen ama bir insanla bir şey olur
kısa süren bir şey
iki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi
bazı insanlarla yıllarca görüşsen de bir şey olmaz.
...
ormanda bir kuş hızla dönüyordu.
aşık olduğumuz zaman
yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner
ve kaçmamız gerektiğini söyler bize
çünkü her şey çok fazladır
kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş
kendini ve etrafındakileri yaralar
tehlikedir onun adı...
bunun için aşkı hiç kimse, insanın kendi arkadaşları bile istemez
kumrular sakindir bir tek
ben kumru değilim
sen de
...
seninle biz hiç kavga etmeyelim
çünkü geyikler kavga ettiklerinde boynuzları birbirine dolanır ve
ölürlermiş.
...
gece saat 3:30. senin için bir şeyler yazmak istiyorum
ama gözlerinin karşılaştığın insanlara nasıl sevgiyle baktığından
başka bir şey gelmiyor aklıma
...
kumru değiliz biz
geyiklerin sonu da çok acıklı
ne kalıyor geriye?
...
doğuya bakan yüzünle bak bana ve kalbimin bir porselen gibi olduğunu
hiç unutma
çocuk gibi olduğumu söylemiştin zaten.
çocuk gibi yazdığımı biliyorum bu kitapta
kırmızı mürekkeple boyanmış bir çocuk başı uyuyor kalbimde.
fosforlu gözleri açıklanamayan şeylerin merkezi gibi.
tıpkı bunun gibi açıklanamayan şeylerin merkezi olsun isterdim bu
kitap;
hiç kumru olamamış bir çocuk izini bırakırken onun üstünde;
ararken bir kumru oluş halini...
...
hayır saatleri, geyikleri anlatmıyor bu kitap.
bir kumru oluş halini anlatıyor,
yada bir kumru olamayış halini.
bazen bir şey görünür gibi oluyor,
bazen bir şey görünmüyor.
bazen bir şey değişecekmiş gibi oluyor, bazen bir şey değişmiyor
bazen beni hep sevecekmişsin gibi oluyor,
bazen hiç sevmemişsin gibi...
bazen bu kitap açıklanamayan şeyleri anlatıyormuş gibi oluyor
bazen hep açıklanan şeyleri
bazen bu kitap senin gibi oluyor, bazen benim gibi
yani sen beni kumru yapmaya çalışırken benim kumru olamayış
halimi...
bazen bu kitap aşk gibi oluyor, bazen anti-aşk gibi....
...
hayır elbette saatleri, geyikleri anlatıyor bu kitap
insan ilişkilerinden bahseden bir kitap başka neyi anlatabilir ki?
bizim uslanmaz ruhlarımız hiç kumrulaşabilir mi?
suskuyla yanyana oturan iki kumru ...
iki sevgili yan yana oturarak uzun süre hiç konuşmadan...
yani kumrulaşabilir mi?

hayır elbette senin aradığın saatleri anlatmıyor bu kitap
aramadığın onca saatin dehşetini anlatıyor ancak.
ve çocuk gibi olmadığım , fazlasıyla realist olduğum için tek bir
saate doğru ilerliyor:
geyiklerin kavga edip, boynuzlarını açamayarak öleceği saate...
...
yine de kumru masalını sürdürmeyi deneyecek bu kitap
çünkü kumru olamaz dediğin anda
aşk da bitiyor kitap da!

daha kavga etmedik
boynuzlarımız birbirine dolaştı ama sadece ormanda uykuda.
bak hala "major tom" çalıyor pikapta...

Lale Müldür

4 Ocak 2014 Cumartesi

Bir Rüya...


" Rüya içindeki rüyadan daha fazlasıyım ben..." (Rilke)

Bu Sabah...

Gözlerimi zorla açtım çünkü uyanmak istemiyordum. Gel gör ki düşler diyarından güneş ülkesine dönmek zorunda kaldım...

Rüyanın ilk anlarından  bazı nesneleri hatırlıyorum, bir teleskop, bir dünya küresi ve oyuncak bir atlıkarınca... Bir David Lynch filmi tadında olduğunun farkındayım ama rüyalar bizim elimizde değil, elimizde olduğunu düşündüğümüz hayatlarımızın durumu ise ortada işte...

Devamlılığı olan ilk an bir telaş içinde seninle koşuşturduğumuz an başlıyor, koşuyoruz sanki bir trenden inmişiz bunu hayal meyal hatırlıyorum… Koşuyoruz Eskişehir’e gidecek olan gemiye binmek için! (Eskişehir’de deniz olmadığını ve bunun bir rüya olduğunu unutmayalım) İskelede gemiciler var, yanlarına gidiyoruz, elimde biletler var, yanımda sen… Gemi buradan mı kalkıyor diye soruyorum Adam – Hayır, diyor. – İzmit’e gitmeniz lazım oradan hareket edecek diyor. Biz dona kalıyoruz. Bu arada gemi adamların hemen ilerisinde duruyor ve biz umutsuzca yürüyerek o yöne doğru yöneliyoruz ve geminin ardını döner dönmez telaşlı bir kalabalıkla karşılaşıyoruz. Evet gemimiz bu herkes koşturuyor, Eskişehir yolcuları koşar adım gemiye biniyor bileti olmayanları almıyorlar… Neyse ki aklımızda İzmit yalanıyla gemiye biniyoruz. Gemi arabalı vapur gibi ama kamaralar da var. Sen üstünü değişmeye gidiyorsun ve koşarak yanıma geliyorsun kapılar açık kamara kapıları kapanmıyor diyorsun, ne yapacağız şimdi düşünürken ben uyanıyorum…

David Lynch senaryosu gibi başlayıp Titanik gibi devam etmekte olan rüya bu, unutmadan yazmamın nedeniyse sen…

"güzel bir rüya:
yanımda birisi
var, tanımadığım
birisi. "ben yokken
ne yaptın?" diyor.
"i didn't exist" diyorum.
"ben de" diyor." Lale Müldür


Bir gemide seninle yolculuk etmenin heyecanı… Aslında olmayan bir limana giden bir gemideyiz… Nereye gidersek gidelim veya gemi o limanda demirli de kalsa orada o anda senle olmak güzeldi…

"sana çok az kişinin anladığı
büyük bir gerçek anlatayım.
insan ruhunun en büyük zaferleri
ve en büyük başarıları kimsenin
bilmediği ve tahmin edemediği şeylerdir.
insanların en büyük zaferlerini tıpkı
vahşi çiçekler gibi kimse bilmez, görmez." Lale Müldür

29 Aralık 2013 Pazar

La Luna

Calvino esinli, Miyazaki tadında Pixar yapımı kısa animasyon...




28 Aralık 2013 Cumartesi

SİZİN GEZEGENDE YENİ YIL NE ZAMAN?





“Hayalgücü, gerçekliğe karşı verilen savaştaki tek silahtır.”  Jules de Gautier


Size sadece önemli günlerde yazan biri gibi görünüyor olmam muhtemel… Aslında sıradan günlerde de yazarım. Bunu bir gün ispatlamak isterim ama o gün bugün değil çünkü gene bizim gezegen için önemli bir anın arifesindeyiz. Yeni yılın…

Bizim gezegen 365 gün 6 saatte etrafında döndüğü yıldızın çevresindeki turunu tamamlıyor. Sizin gezegende bir yıl ne kadar sürüyor bilmiyorum ama yıldızına ne kadar yakınsa gezegen o kadar hızlı geçer yıllar ne kadar uzaksa o kadar yavaş geçer yıllar derler…

Keşke insan düşüncelerini anında yazıya geçiren bir alet icad edilse artık, böylece düşündüklerimizi sıcağı sıcağına paylaşabiliriz. Hatırlamak ve unutmak denen o iki şeyden kurtulmuş da oluruz… Tek sorun düşündüğümüz her şeye yapılacak atıflarda çıkabilir. Sen bana 4 yıl 3 ay önce saat 01:32’de şunu söylemiştin ama diye başlayan onlarca cümle bizi beklerdi o kesin… Bir de gerçekliği eğip bükebilme hakkımızın elimizden alınması nedeniyle çok garip bir gezegen olurdu burası… Ne de olsa nice insanlar var; bir kara deliğin ışığı yuttuğu gibi veya prizmanın ışığı kırdığı gibi -kişiliğine göre siz seçin –  gerçekliği kırıp yutabiliyor.

Aslında bu yazı bir bilimsel makale veya fütüristik bir metin görünümünde ilerlese de sadece başka bir gezegenden tanıdığım tek kişiye yazılıyor. Otostopçunun Galaksi Rehberi’nin kitabı kadar harika olma sözü veremem bu mektubun, ama o iğrenç  filminden daha iyi olacağını garanti edebilirim.

Sizin gezegen ile ilgili bir çok şeyi bilmediğimi fark ettim. Tek misiniz yoksa bizim gibi 6 milyar tane daha benzeriniz mi var? İnsanı ancak en yakını öldürebilir diyen şair aklıma gelmeden sordum bunu… Enis Batur geçenlerde sigara ile ilişkisini anlatırken “ağır ağır intihar etmeyi sürdürecek kadar zayıf iradeli biriyim” diyordu; birçoğumuz için geçerli bu, en sevdiğimiz şeyler genellikle bizi yavaş yavaş öldüren şeyler… Sizin oralarda tütün yoktur değil mi?

“Bırak onların olsun
 gizemi
 dokunaklı kelimelerin
 ve
 yitik aşkın
 sevdası”

diyen Amerikalı şair Maya Agelou onunla aynı zamanı ve mekanı paylaşan türdeşlerine sesleniyordu. Bizim gezegen tüm kalabalıklığına rağmen kendi içinde taşıdığı yalnızlıklarıyla ünlüdür. Çoğunlukla birbirimizi pek umursamayız. Gerçi gözlemlerinizle artık bizi bizim kadar tanıyor olmalısınız. Gelişlerinizin azalmasından anlamamız gereken bir sonuç bu belki de…

 Bu dünya malum iki cinsten mürekkep.

Bu konuda Lawrence Durrell’ın Justine’deki sözleri gelir aklıma hep; erkekler için yazar şunları söyler: “Her erkek çamur ve iblis karışımıdır, hiçbir kadın bunların her ikisini de doyuramaz.”

Kadınları ise şöyle tarif eder: “Bir kadınla üç şey yapabilirsin: Ya onu seversin, ya onun için acı çekersin ya da onu yazarsın.”

Birleşmeler, ayrılmalar ve çoğalma üstünden yürüyen bir organizasyon… Etrafını şiirle, hukukla ve dedikoduyla sarmaladığımız ilişkiler…

Bizim gezegen uzun zamandır dönüyor güneşin etrafında… İnsanlık da upuzun bir zamandır dünya ile birlikte dönüyor… Arada sırada başka gezegenlerden konukları oluyor insanın… O konuklarla sadece dünyayı değil milyarlarca sayıdaki diğer gök cisimlerini konuşmak bile sizi aydan dünyayı seyreden bir astronot gibi hissettiriyor. Gravity’i henüz izlemediğim için bu cümleyi rahatça kurabildim.

Evet başka bir gezegenden biriyle konuşmak teleskobunuzdan bir kuyruklu yıldız görmek kadar heyecan verici… Yeni bir yıl geliyor sizin yıldızınızla gezegeninizin durumunu bilmiyorum ama size mutlu bir yıl diliyorum… Belki hep aynı yıldasınızdır gene de insan sevdiği birinden güzel kelimeler duyduğunda yeni bir yıl başlamış kadar mutlu oluyor…

Bir günü bir gününe benzeyenin zararda olduğuna olan inancımla yazıyorum monotonluklar diyarından size, sevgiyle kalın…

İskenderiye’yi karşısında gören Hazreti Ömer’in komutanı Amr İbnül-As şöyle demiş fethettiği kent için: “Sanki cennet yeryüzüne inmiş de, ben ikisinin arasında kalmışım, bir iğne deliğinden soluk almaya çalışıyorum”

Fethin yolu fethedilmekten geçiyor, anladım…

"Her sıradan kitabın içinde bir yere, gerçekte bütün geri kalanının onlar için yazıldığı beş ya da altı kelime gömülmüştür." G. K. Chesterton 

Umarım okuduğunuza değmiştir.

Mutlu yıllar…







14 Aralık 2013 Cumartesi

Okumak Üstüne...








sol üstten saat yönünde; GRACE KELLY, MARILYN MONROE, MARLON BRANDO, BETTE DAVIS


"Barthes okumayı üçe ayırır: Kelimelerin verdiği zevkte duran okuma, son için acele eden ve "beklentiden bayılan" okuma ve yazma arzusunu besleyen okuma: Okumanın erotik, avcı ve başlatıcı biçimleri. Rüyalarda, savaşta, otodidaktizm vesairede ötekiler de vardır" 

                                                                                Michel de Certeau (Günlük Hayat Pratiği)