19 Aralık 2010 Pazar

SANA DÖNMEKTİR YAŞAMAK...


"hayatta yapabileceğimiz tek şey, hayatı korumak... sanatçıysan bunu sanatınla yaparsın, sanatçı değilsen çocuklarınla..." PHILIP LARKIN

hayatı korumak biraz anları saklamakla ilgili... içinde, bir yazıda, kamerada...saklamak...hızla geçiyor mevsimler, şimdi kış ama yarın gene bahar... arada kaybolan şeyler neler, yaşımız çoğaldıkça zaman ilerledikçe nelerdir yitirdiklerimiz..

bir karadeniz yolculuğunda kayalara tutunmuş bi ağaç mı?... bodrumda sabaha karşı deniz kenarında içilen muhteşem çorba mı? sökede esen rüzgar mı? yapayalnız kırık dökük ayakta kalmış milet ve efes harabelerinde yaşanan geçicilik duygusu mu...

o kadar çok şeyi biriktiriyor ve aynı hızla kaybediyoruz ki... sırılsıklam biri yanınıza oturup elinizdeki kitaba bakıp size bir modern zaman kahramanı hediye edebilir... veya porsuk kenarında bir çift göz size kahraman sizmişsiniz diye de düşündürebilir... aslında bütün hikayeler dünya bu hikaye olmadan eksikmişcesine anlatılır... ama asıl kahramanlık küçücük ellere bırakılan hayatta saklı..

hayatımı korumak mı bilmiyorum ama anlamlı kılıyor onun gözleri de sözleri de... yaka çiçeğim küçük koalam....senle tamım şimdi biraz daha... kahramanın olmak bildiğim, okuduğum, sevdiğim tüm kahramanlardan daha kıymetli... bazen spawn gibi katedralin tepesinde, supermen gibi yalnızlık kalesinde, spiderman gibi may halanın yanında olmak lazım... kahramanlığa devam etmek için...

benim içinse yaşamak sana dönmek demek... yüzüne bakmak, yanında uyumak demek...
küçücük ellerinle boynuma sarılman demek...o zaman sonsuzluk duygusu sarıyor içimi... ve sensiz anlarımda Can Yücel dizesi geliyor aklıma...

"her bahar gitmek isterim.
gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun... İstemek de güzel..."

8 Aralık 2010 Çarşamba

TRENLER


Gelse de trenden ikimiz insek camları buğulu iki tas çorba bir kitap -- çantana korkup tutunmuş kâğıdı samandan şiiri zorba ve o hışırdayan uykudan geçsek sobanın ayrımsız adaletinden çok büyük bir yağmur işte başlamış kimse çıkmayacak bugün evinden
SÜLEYMAN ÇOBANOĞLU (HUDAYİNABİT’TEN)


Trenler ne zamandır aklımda… ama o ilk dizeyi okuyunca yazmalıyım dedim kendime… artık trenlerden söz etmenin zamanı geldi…aslında trenler daha çok banliyödür benim hayatımda… Gebze – Haydarpaşa hattıdır en çok… babamla yaz tatilinde gittiğim yolculukların sabah ve akşam kalabalığıdır…sıkış tıkışlıktır…gazete okuyanların gazetelerini okumaktır…biletçilerdir.. trenden sarkanlardır.. biletçiden vagon vagon kaçanlardır… Türküler söyleyerek sakız satmaya çalışan karadenizlidir… tren kazalarıdır, bir de araya düşenler atlayanlar tinerciler… istasyonlardır bir de.. ağaçlar, raylar ve beklemeyi öğrenmektir tren yolculukları… babamdır benim trenlerim…çocukluğumdur çokça işte… hayat başka yollardan yürümeyi emrettiğinden itibarense kopar ilişkimiz raylarla…
Sonra sen varsın… sen geldin hayatıma… o kadar çok şey verdin ki bana dev trenler küçük kalır yanında… ama şimendiferler de seninle tekrar geldi hayatıma işte…
senle beraber koca koca trenler hayatıma girer…lokomotifler…pulmanlar…yalnızlıklar… kavuşanlar.. yemekli vagonlar…kompartımanlar… gazete kümeleri…istasyonda bekleyen sen…dışarının soğuğunda üşüyen yanağın ve ellerin…rengi kaçan dudakların…gülen gözlerin… heyecanın…aşkın…tren sen olursun sen tren olursun…tren benim için kavuşmak olur… ya da ayrılık kısa sürelilerinden…
o ilk dizedeki dilek hep içimdeymiş onu fark ettim.. bir trene binsek seninle ve insek zamanı gelince…
trenler gelirler giderler… ama sen içimde kalmaya devam ediyorsun…
şimdi banliyö olan trenler aynı zamanda birer eksprestir de…mutluluktur bir yemekli vagonda karşılıklı çay içmek ve umarsızca yola devam etmek… yanımızda bir yolculuk koalasıyla çuf çuf gidebilmek.. yeni yerlere yeni rüyalara… her trenden inişimde sen beni karşılayacakmışsın gibi hala heyecanlanıyorum ben…aşk o yüzden her daim tren kapılarında hissettiriyor varlığını bana en çok..
bir tren gelir ve bizi götürür o güne dek kalbim seninle….

2 Eylül 2010 Perşembe


GUSGUDANALAR AÇINCA...








(SOLDAN SAĞA ; VARGEL ,YAYLA,VARGİT ÇİÇEKLERİ)


Gusgudana, vargit, güz çiğdemi, colchicum autumnale... birçok adı var onun... ama her eylül geldiğinde karadenizli yaylacılar biraz hüzünle vargitleri gözlemeye başlar... onlar açınca gitme vakti gelmiş demektir... Vargit'in tam tersi olan yazın habercisi Vargel'ler vardır bir de... bir çiçek açar insanlar yaylalara koşar bir çiçek açar insanlar kışlaklarına dönerler... çiçeklerin sadece çiçekçilerin elinde yaşadığı büyük şehirlere inat, zaman hala çiçeklerle ölçülür bazı coğrafyalarda...

Bizim Vargellerimiz açtığında o ne şenlikti değil mi? o ne heyecandı... konuşmak yaylada bulutların üstünden bakmak gibiydi... sesin bir dere şırıltısıydı... dokunmak sana, derenin içinde çimenlerle kendine bir göl inşa edip içindeki alabalıkları yakalamak için uğraşırken bir anlığına o alabalığa değmek gibiydi... en kötü, en anlayışsız anlarımız yaylaya inen sise benzerdi bir anlığına birbirimizi kaybederdik.. ama çobanlar gibi genede o beyaz yalnızlıkta ses verirdik birbimize...bilirdik sis rüzgarla kaybolacak... işte yaylaydı hayat bize geniş ve ferah.. kalbimiz çarpıntılıydı, gündüzlerimiz güneşliydi... yanaklarımız yayla çocukları gibi al aldı... burunlarımız güneş yanığı kırmızılı ve soyulmuş.... en büyük derdimiz buz gibi sularda elimizi kim daha uzun tutabilecektiden öteye geçmezdi...

Ve hiç ölmek bilmez kokusuyla yayla çiçekleri toplardım sana... sakla diye... gösterişsizdir yayla çiçekleri gül gibi alımlı değildir... ama ondan daha uzun ömürlüdür... ve kokusunu saklar içine demetinin... ama bir türlü kolonyasını yapamadılar... onu olduğu gibi saklaman gerek dağların özgürlüğüyle... seni seviyorum demenin binbir türlü ve hali var işte.. ama diyememenin de...

sonra eylül gelir... gusgudanalar zamanı.. vargit der çiçekler sana... kış kapıda demektir bu... o zaman tatlı bir telaş sarar insanı... koca bir kış geçecektir... derenin şırıltısı dağların heybeti içe çekilir... bir kış boyunca depo edilir ruhumuza... ve vargitlerin sözü dinlenir... gidilir.. işte her eylül gibi aşkın ruh halide değişiverir... en sevimli yanlar en sevimsiz yanlar oluverir... bazen katlanılmaz olunur... güneşli havalarda sevdiğim bu muydu dersin kendine... ama sevdiğin odur... sevginin de mevsimleri vardır o kadar uzunca eğer sevmeyi biliyorsan...

işte gusgudanalar açınca içimde böyle bir duygu uyanır benim... o zaman biraz sarsak, sakar ve belki koca bir aptal olurum ben.... ama bilirim ki sevgim sonsuza dek kalbimdedir... gusgudanalar açar gusgudanalar ölür... kardelenler açar.. kardelenler ölür... ve sonra tekrar vargeller açar...ömür dedikleri budur işte sevgilim.... bir yaz ve bir kış...ve arada kısacık baharlar...

bazen çekilmez olurum... yağmurlu havalarda azan romatizman olurum... ama o bile vazgeçilmez ya... yokluğu şüphe çeker... seni tanıdığım ilk bahardan beri seni sevmeye devam ediyorum son baharıma dek seveceğim de... bazen tek başıma dağlara çıkarım bazen dere boyu yürürüm sensiz.. ama içimde kocaman bir sen var... adımlarım o yüzden bebek gibi...

bu yazıyı okuyunca sakladığın yerden çıkar yayla çiçeğimizi...6 yıl olmuş bak... hala kokuyor... ve koalaya sarıl öp onu...o bizim herşeyimiz ne de olsa... ilk günkü gibi sevildiğini unutma sakın.. vargitler zamanı şimdi ama benim senin hayatından gitmeye hiç niyetim yok aşkım... vargeller açacak çok değil 8 ay sonra... şimdi uyuyalım birlikte....nefesim nefesine karışmış halde...






13 Ağustos 2010 Cuma

YAĞMURDAN SIRILSIKLAM OLMA HALİ...






“yol uzun / uzak / kalbimizden başka pusula da yok gövdemizin ucunda...”
sezai karakoç
Seni ne zaman sevdiğimi hatırlasam; yağmur yağar... ve seni ne kadar çok sevdiğimi anlasam; dolu yağar, rüzgarlar eser üzerimize... sevgi süreklilik hali değildir andır gelir ve geçer... o halde bir derviş gibi kalamaz insan... ateş içindedir ve bazen güçlü yanar ve bazen yetersiz... ama o ateş oksijen oldukça durur kalpte... elbette bazen karbondioksit çoğalır nefes vermeler almalardan yoğun olur... işe öyle anlarda hatırlar ve anlarsın tekrar seni ne kadar çok sevdiğini kalbimin... ve bu kalp hali meteorolojik bir olaya dönüşüverir...yağmur yağar...
bebek gözleriyle bana bakıp; başına taçlar takmayı denediğin anlar var ya... taç takmayı isteyip de takamadığın anlar... tıpkı terlik giymek isteyip o kocaman terliklerin ancak tekine sığan minik ayaklarının ikisini birden terliğe soktuğun anlar var ya... o zaman içimin tüm yağmurları şehre yağsın istiyorum... sana alice harikalar diyarında bir gezi sunsam...ben peşinden koştuğun tavşan olsam...birlikte atlayıversek o dehlize...kendi dünyamızda yaşasak... belki o zaman su yerine oraya sevdiğin şeftalilerden yağardı yağmur...
Bazen aklıma takılıyor... yağmurlar söz konusu olunca ormanlar... nefes almak için onlara ihtiyacımız var ya; o yüzden ağaçlarımızdan söz etmiyor kimse...arılar ve polenlerden yılanlar ve farelerden oluşan dengelerden söz ediyor ders kitapları ama hepimizin nefes alıp verebilmesi için bu dünyada sadece bize ait ağaçlarımız olduğundan bahsetmiyor kimse... bu insan bencilliği sanırım kimseye bağımlı olmadan yaşamayı seviyoruz...dengelerüstü olma halini seviyoruz tüm ağır bedellerine rağmen... ormanların soluk alıp vermesi gerek yaşamak için... seni sevdiğimi anlayıp hatırladığım her anda daha derin bir nefes alıyor orman... ve üstüne bir bulut geliyor ve yağıyor yağmur... ve oksijen en ücra hücrelerime ulaşıyor yenileniyorum...
“bense hala seni seviyorum
bu gezegende hayat var
diyebilmenin biricik yolu buymuş
gibi geliyor
başka dil bilmiyorum
bu yüzden bir yara gibi seni
kendimde gezdiriyorum” çiğdem sezer
Hepimiz ekonomi sayfalarında açlık ve susuzluktan ölmemek için gerekli sayısal verileri ekmeğin ve suyun bedellerini ödeme yollarını konuşup duruyoruz... halbuki açlıktan bir haftada, susuzluktan 3 günde ölen beden oksijensizlikten 2 dakikada ölüveriyor... ama kimse sanırım şimdilik bedava diye oksijensizlikten söz etmiyor... ama ben sensizliğin ne demek olduğunu biliyorum... ve bundan söz ediyorum... sensizlik oksijensizlik.... ne kadar çok şimşek çakarsa gökyüzünde o kadar çok oksijen olacak... yağmur yağmalı ki nefes alabilelim seninle...
“bizim hiç evimiz olmadı yağmurdan
bak “biz” dedim, iki deniz
iki yara , birbirine kapanan...
iki yetim birbirinde kaybolan” çiğdem sezer
Kelebeklerin zamanı geçti...rüyalar karanlığa saklandı... yine de yağmur yağdı kalbime, sele kapıldı ruhum, sen ay’dın işte yağmurda ıslanana selde sürüklenene ışık olan... ve ay gözlerini kapadı ay beni görmez oldu ama ben hala ay’ı görüyorum içimde koca bir boşlukla.. görmek ama görülmemek kanatır ruhu... budur ruhumun cezası...
Rüzgarlarıyla meşhur bir kentten geçiyorum... ağaçlara ve rüzgara oraya ait düşsel varlıklara yağmurun selamını iletiyorum... sonra bir su kenarı... sabah ezanına yakın... hatırlıyorum bütün yağmurlarımızı üsütümüze yağan ve ıslandığımız bütün yağmurları...
Biliyor musun seni sevdiğimi biliyor gökyüzü ama sen bilmiyorsun ve unutuyorsun... yağmurlar birer hatırlatıcı;senin için en çok...
14.08.2010

14 Kasım 2009 Cumartesi

yıldız tozu






YILDIZ TOZU


“yazamadığım göremediğim duyamadığım kadar içine
kaçmış meğer içim: upuzun ip-ince bir sabırla

suyunun yolunun uykusunun uzağına...

içime: kör derinlik kör katman kör küme.

Bir kaplumbağa duruyor. Orada. Kör.
Beni duymuyor, bir kaplumbağa orada. Beni görmüyor

Üzeri serin üzeri mavi üzeri toz : bir hatıra. “

birhan keskin

Senin öykün safir sarısıydı. Güneş tam tepedeyken başlıyordu.. sıcaktan bunalmış kahramanları vardı... ve bir köşede geçmişini hatırlayan bir adam vardı...

Benim öyküm’de sıcak olmadı hiç... geceydi... dolunay tepedeydi.. ve yağmur çiseliyordu....ama bir köşede geçmişini hatırlayan bir adam da vardı...

Sen güzel bir kadını, en umutsuz haliyle anlatıyordun...çevresinde erkekler şekilsiz ucubelere dönüşüyordu... her biri gözlerini güne açtıkları sabahlarda birer böceğe dönüşüp öyle evlerinden çıkıyorlardı... kafkanın öyküsü her gün yaşanıyordu... ve ellbette, kadının gözünde birer yaratığa dönüşmenin bedelini, erkekler içlerinde taşıdıkları o umutsuz aşkın bedelini, göğüs kemiklerinin altında yarattığı kocaman yumruyu, bir kambur gibi ömrünce taşımakla ödüyorlardı.. farkedilemeyen erkekleri ve erkeklerin farkındalıklarının yarattığı yalnızlığı yaşayan kadını anlatıyordun sen...

Ben ne güzel ne çirkin kadınları ne de cisimsiz erkekleri anlattım... sadece ruhlarıyla gecenin içinde yürüyen insanlar vardı...hayatta bıraktıkları izler ve sesler yalnızca kaldırımlara çarpan topuklarınki olan insanlar...

Sende kır vardı bende şehir... sende göğüslerinin güzelliği görünsün diye dekoltesini açan biir kadın bende farkedilmemek göz göze gelmemek için en kuytu köşelerde yürüyen insanlar vardı...

Hayatı mağarada zincirlere vurulmuş insanların mağara duvarına vuran gölgeleri gerçeklik olarak algıladıkları şey diye tanımlayan platon gibi biz de kırmızı bir odaya kapnmıştık bir zamanlar.. sevdiğimiz filmleri izlemiştik...ruhlar dokunmuştu bir kere bedenler zincirlere bağlanmıştı...

Hayat dokunup geçiyor işte.. ışık da karanlıkta...öyküler de... bazen senin öykün bazen benim...bazen senin umutların bazen benim... dokunup geçiyor...bazen o dokunuşla kendinden geiyor insan bazen farkında bile olmuyor....

Bazen hayat içini dolduran bağrını yakan şeylere dokunmamanı emrediyor... gözlerinden başkası yasak oluveriyor.. boynun kıldan incedir öyle zamanlarda....içinde bir ağrı gibi atan bir yer oluyorsun işte o zaman...hani dokununca büyüyen yaralar gibi dokunmaman gereken.. hatta farkında değilmiş gibi yapman... sesini kısman...yokmuş diye kendini inandırman gereken...çünkü doktor bunun sağlığın için gerekli olduğu gerçeğini yüzüne söylemiştir...

Ama dişindeki boşluktan dilini çekemeyen bizler ruhumuzdaki o boşluktan kendimizi nasıl alabiliriz ki... bir şeyler başlar ve biter... birileri gelir ve geçer.. buna hayatın kanunu diyorlar... ama neden içimde hala hayaletler taşımaktayım.. neden içimde taşınıyor izleri gidenlerin ve geçenlerin...

Bir söz...bir bakış... bir dokunuş...bir öpüş...şimdi burada olsaydılar... yarım kalan bir cümle neden hergün yeniden tamamlanır içimde... neden gidenlerin gittiğine inanmaz ruhum... bu bana özgü bir rahatsızlıktır kimbilir.. hayaletlerle yaşamayı seven bir ruhum vardır kimbilir...

Bembeyaz bir pengueni hatırlatıyor bazen herşey.. ya da penguen şiirinden dizelerini birhan keskin’in..

“unutmadım aramızdaki beceriksiz dili.
Dünya yordu bizi. Benim de söyleyemediklerim
Var. Hiç söyleyemeyeceğim onları belki de.
Uzun bir yolu geliyoruz seninle , yolu
geldikçe anlıyorum ki, biz,
bu dünya üzerinde yürüyemiyoruz bile.

Penguen,
Kim bağışlayacak beni?
Çizdim senin beyaz ve narin yerini
Elimde tuttuğum ince metalle”

Ama biliyorum ki aşk... senin öykünü benim öyküm kılan şeydir... aslında iki ayrı evreni bir araya getiren güçtür... ve bu iki evren birbirlerini hatırlamaya devam ederler... tıpkı birbirinin yakınından geçen gökcisimlerinin birbirlerine bulaştırdığı tozlar gibi.. bende sana ait yıldız tozları var sonsuza dek benimle kalacak...

Senin öykün safir sarıydı benimki dolunay grisi...ama ikimiz dolunayda yürüdüğümüzde gök turkuazdı.... şimdi çok ama çok uzak bir yerde bunları eğer okursan hala unutmamış hala ne diye zorluyor ki gibi liseli kız düşünceleri taşımayacağını bildiğimden yazıyorum...

Biliyorum ki kedi odaya kapatıldı ve iki evren yanyana geldiler ve hızla uzaklaştılar... kütle çekim kanunu itiverdi ikimizi de...

Ve bildiğine eminim ben bayram temizliği yapıyordum ve üzerimde sana ait bir toz buldum... yıldız tozu....

Katarsis kurtarmıyor tozlardan insanı..ve kurtulunması da gerekmiyor bence... çünkü şimdi çok uzakta bir yıldızdan parçalar taşıyorum üzerimde...

yıldız'a iyi bayramlar diliyorum...sendeki yıldız tozuna dokunman dileğiyle....


“penguen
bana sırtını dönme
biliyorum, sana benziyorum
ve içinde saklı tuttuğun yele”

melekler







Melekler yeryüzüne indiğinde; içinde taşıdığın cam kırıkları yüreğinin ısısıyla erimeye başlar ve belki tekrar kuma dönüşür…
Ve bir rüzgar alıp gider o kumları… belki lodos, belki karayel…ve bir başka kıyıda çok uzakta yürüyen birine ulaşır…

Aslında seni beklerken hayatta ne kadar çok şeyi beklediğimizi düşündüm..bir insanın bir başkasıyla denk gelmesinin ne denli güç olduğunu, bunun aslında çok zor olduğunu; anlamanın, fark etmek kadar zor olduğunu düşündüm….
Belki, bunu, bizi açıklamanın bir yoludur, aşinalıkla anlamlandırmak eski bir tanıdık gibi hissetmek…

Sorumluluklar almayı sevmeyen bir ruhum var benim…ama gene de yanında bulunmak yalnızlığımı ruhumun kendi içine saklanmış yanlarını daha tedirgin olmaktan kurtarıyor..yanında tedirgin olmadan oturduğum nadir insanlardan birisin sen…

"arafta ıstırap içinde kalmayı tercih ediyorum" yazmışım geçen gün… geçen gün defterlerimi karıştırıyordum..okurken şu cümleyi buldum: Diyor ki Sabahattin Ali Sırça Köşk de; ...asıl bahtiyar, bir ömür boyunca hasretini çektiği şeye kavuşan değil, ona erişeceğini anladığı anda, saadetinin en yüksek noktasında bir "Ah!" diyerek düşüp ölebilendir.Yazdıklarıma denk gibi geldi bana...
Kolera günlerinde aşk’ta da öyle bir diyalog geliyor aklıma; “baban çok çapkın bir adamdı ama ölürken mutsuzdu..ona neden diye sorduğumda hayatım boyunca aşk için ölmeyi umdum ama bir yataktayım ve ölüyorum ama aşk için değil ölümüm…”
ya da Tezer Özlü -Yaşamın ucuna yolculuk da ; "...bırakılmışlığın tadı" diyor.ve yine başka bir cümlesin de "belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi..." diyor.
Garip işte hayat ama bu gariplik içinde sizi tanımak, gözlerinize bakabilmek, konuşabilmek ve paylaşabilmek varılacak hiçbir yer olmayacak olsa da; güzel matmazel…iyi ki tanıyorum sizi…

kayıklar

“Ben, birlikte kıyıya sürüklediğimiz kayıktan
saflığımı ve sabrımı aldım tek
kalanları kumsala göm sen de…”
Çocukluğumu hatırlıyorum... çocukluğumu hatırlatıyor şu sıralar yaşam bana... oyunlar çağına dönüvermişim... renkli kağıtlar, gazoz kapakları, misketler ve plastik toplar
zamanına...sabahtan akşama kadar mahalle maçı yaptığımız demler... sitemizde oturan çocuklar, buna kardeşim de dahil, öğleye doğru uyumaya giderdi... anneler çağırır ve uykunun zamanı gelirdi..işte güneşin tepeye geldiği o vakitte sokakların sessizleştiği o anlarda ben apartmanın duvarına yaslanırdım... ve güneş gören duvarı sıcacık olmuş tarafı tercih ederdim...sırtım ısınırdı.. derin bir soluk verirdim...ve otururdum gözlerimi kapardım... neden sonra cebim gelirdi aklıma bütün gün boyunca birikmiş şeyler dökülürdü cebimden; misketler, gazoz kapakları, renkli türlü türlü şeyler, futbolcu resimleri, parlak taşlar...sonra hepsini tekrar cebime tıkıştırırdım.. servetimdi o benim...hayatımdan biriktirdiklerim...cebiyle bu kadar ilgili başka bir kahramanla steinbeck’in fareler ve insanlarında denk gelmiştim yıllar önce.. fareleri cebinde taşıyan hüzünlü adamın öyküsü...iriyarı lennie’nin hüznü...
Şimdi yaşamak denen şey...tam da bunu yapıyor bana...oturup o sıcak duvara sırtımı vermek istiyorum...ve cebime bakmak...orada sana ait o kadar çok şey olacak ki...bakacağım her birine tek tek...bileceğim ki sen uyuyorsun...sana dair düşündüğümden haberin bile olmayacak...ama gene de düşüneceğim seni...sonra sana ait o şeyleri toplayıp cebime koyacağım ve güneşin altında gözlerimi kapayacağım..ta ki sesini duyana dek...
Cebimde sana dair onca şey var...ama biliyorum ki zaman bitiyor...her gündüz geceye kavuşuyor...

“sardunyalarla konuşarak çoğalttım
aramızdaki ayrılığı
sayarak çoğalttığım günleri tamamladım
kirpiklerimin arasına çektiğim tülde
yağmur durdu ve şimdi kış bitiyor
oysa kimse yokmuş dışarda
içim dışıma vuruyor
sardunyalara su vermekle unutamadığımız
şeymiş aşk:
alnından bir günaydın gibi düşürdüğüm sabah,
sağ yanımda unuttuğun keder.”

Tavsiye edilmiş filmler izledim sen’den sonra… birlikteyken de izledik filmler…
karşı pencere’de ve august rush’ta gizlenmiş rüyalar aradım.. kendimi ve seni…ayrılık anları mı kavuşma anları mıydı bize en çok benzeyen bilemedim.. biliyorum yaşadıklarımızın bir anlamı yok hayat düzleminde…bize bile yanlış gelen bir şey işte ve şimdi her filmde her romanda ve şiirde bize dair mısralar sözcükler dikiliyor karşıma…sen en çok kalbimde yalnızlıklar kaleme geldiğinden bunca yara bere bırkatın geriye…superman’in o meşhur kutuplardaki buz kristallerinden yapılma kalesi gibi…o kaleyi gördün sen..dokundun duvarlarına…ve reddettin reddedilmeden…
ve sonra filmler işte..izlenmiş, izlenen, izlenecek olan…sana dair yazdığım son yazı mıdır bilmiyorum son kez yazmak konusunda bana güven olmuyor…sonlarda ben başarılı biri değilimdir…aslında sanırım pek başarılı olduğum şey de yok…ama en çok birgün bir mucize olsun dilerim august rush’taki gibi… bunu bir biçimde senin de dilediğini biliyorum rilke’yi anlayan kız…birbirimize sarılmaktan çok itiştik biz… haklı nedenlerimiz hep vardır…benim nedenlerim her daim seninkinden daha ağırdır biliyorum…
saklandığım kendime bile itiraf etmekten çekindiğim son her defasında yakalıyor işte…bu bir son kanıksanması değil..bu son’da seni tutmanın tutmak istemenin saçmalığı beni inciten…
ve kediyi öp benim için… pencereden uzak tut onu… tedirgin ruhlardan da kalbini.. dokundum biliyorum kalbine, taamüden değil ama, bunu bil… mutlu ol her daim..
sonsuza dek…
bir gün bizi anlatır bir film herşeyiyle belki… içinde kendimizi aramaya gerek olmaz o zaman…
ve şimdi küpelerin hepsi saçıldı yere… keşke biçimlere mahkum olmasaydı ademoğlu…
rilke affet…
“şimdi, acının ormanından geçiyorsun
her şey bir daha kanasa da
ne geçtiğin yola ne sana dokunabilirim ben
geç meleğim, senin de şarkıların olsun
içindeki telleri titreten.”