13 Ağustos 2010 Cuma

YAĞMURDAN SIRILSIKLAM OLMA HALİ...






“yol uzun / uzak / kalbimizden başka pusula da yok gövdemizin ucunda...”
sezai karakoç
Seni ne zaman sevdiğimi hatırlasam; yağmur yağar... ve seni ne kadar çok sevdiğimi anlasam; dolu yağar, rüzgarlar eser üzerimize... sevgi süreklilik hali değildir andır gelir ve geçer... o halde bir derviş gibi kalamaz insan... ateş içindedir ve bazen güçlü yanar ve bazen yetersiz... ama o ateş oksijen oldukça durur kalpte... elbette bazen karbondioksit çoğalır nefes vermeler almalardan yoğun olur... işe öyle anlarda hatırlar ve anlarsın tekrar seni ne kadar çok sevdiğini kalbimin... ve bu kalp hali meteorolojik bir olaya dönüşüverir...yağmur yağar...
bebek gözleriyle bana bakıp; başına taçlar takmayı denediğin anlar var ya... taç takmayı isteyip de takamadığın anlar... tıpkı terlik giymek isteyip o kocaman terliklerin ancak tekine sığan minik ayaklarının ikisini birden terliğe soktuğun anlar var ya... o zaman içimin tüm yağmurları şehre yağsın istiyorum... sana alice harikalar diyarında bir gezi sunsam...ben peşinden koştuğun tavşan olsam...birlikte atlayıversek o dehlize...kendi dünyamızda yaşasak... belki o zaman su yerine oraya sevdiğin şeftalilerden yağardı yağmur...
Bazen aklıma takılıyor... yağmurlar söz konusu olunca ormanlar... nefes almak için onlara ihtiyacımız var ya; o yüzden ağaçlarımızdan söz etmiyor kimse...arılar ve polenlerden yılanlar ve farelerden oluşan dengelerden söz ediyor ders kitapları ama hepimizin nefes alıp verebilmesi için bu dünyada sadece bize ait ağaçlarımız olduğundan bahsetmiyor kimse... bu insan bencilliği sanırım kimseye bağımlı olmadan yaşamayı seviyoruz...dengelerüstü olma halini seviyoruz tüm ağır bedellerine rağmen... ormanların soluk alıp vermesi gerek yaşamak için... seni sevdiğimi anlayıp hatırladığım her anda daha derin bir nefes alıyor orman... ve üstüne bir bulut geliyor ve yağıyor yağmur... ve oksijen en ücra hücrelerime ulaşıyor yenileniyorum...
“bense hala seni seviyorum
bu gezegende hayat var
diyebilmenin biricik yolu buymuş
gibi geliyor
başka dil bilmiyorum
bu yüzden bir yara gibi seni
kendimde gezdiriyorum” çiğdem sezer
Hepimiz ekonomi sayfalarında açlık ve susuzluktan ölmemek için gerekli sayısal verileri ekmeğin ve suyun bedellerini ödeme yollarını konuşup duruyoruz... halbuki açlıktan bir haftada, susuzluktan 3 günde ölen beden oksijensizlikten 2 dakikada ölüveriyor... ama kimse sanırım şimdilik bedava diye oksijensizlikten söz etmiyor... ama ben sensizliğin ne demek olduğunu biliyorum... ve bundan söz ediyorum... sensizlik oksijensizlik.... ne kadar çok şimşek çakarsa gökyüzünde o kadar çok oksijen olacak... yağmur yağmalı ki nefes alabilelim seninle...
“bizim hiç evimiz olmadı yağmurdan
bak “biz” dedim, iki deniz
iki yara , birbirine kapanan...
iki yetim birbirinde kaybolan” çiğdem sezer
Kelebeklerin zamanı geçti...rüyalar karanlığa saklandı... yine de yağmur yağdı kalbime, sele kapıldı ruhum, sen ay’dın işte yağmurda ıslanana selde sürüklenene ışık olan... ve ay gözlerini kapadı ay beni görmez oldu ama ben hala ay’ı görüyorum içimde koca bir boşlukla.. görmek ama görülmemek kanatır ruhu... budur ruhumun cezası...
Rüzgarlarıyla meşhur bir kentten geçiyorum... ağaçlara ve rüzgara oraya ait düşsel varlıklara yağmurun selamını iletiyorum... sonra bir su kenarı... sabah ezanına yakın... hatırlıyorum bütün yağmurlarımızı üsütümüze yağan ve ıslandığımız bütün yağmurları...
Biliyor musun seni sevdiğimi biliyor gökyüzü ama sen bilmiyorsun ve unutuyorsun... yağmurlar birer hatırlatıcı;senin için en çok...
14.08.2010

14 Kasım 2009 Cumartesi

yıldız tozu






YILDIZ TOZU


“yazamadığım göremediğim duyamadığım kadar içine
kaçmış meğer içim: upuzun ip-ince bir sabırla

suyunun yolunun uykusunun uzağına...

içime: kör derinlik kör katman kör küme.

Bir kaplumbağa duruyor. Orada. Kör.
Beni duymuyor, bir kaplumbağa orada. Beni görmüyor

Üzeri serin üzeri mavi üzeri toz : bir hatıra. “

birhan keskin

Senin öykün safir sarısıydı. Güneş tam tepedeyken başlıyordu.. sıcaktan bunalmış kahramanları vardı... ve bir köşede geçmişini hatırlayan bir adam vardı...

Benim öyküm’de sıcak olmadı hiç... geceydi... dolunay tepedeydi.. ve yağmur çiseliyordu....ama bir köşede geçmişini hatırlayan bir adam da vardı...

Sen güzel bir kadını, en umutsuz haliyle anlatıyordun...çevresinde erkekler şekilsiz ucubelere dönüşüyordu... her biri gözlerini güne açtıkları sabahlarda birer böceğe dönüşüp öyle evlerinden çıkıyorlardı... kafkanın öyküsü her gün yaşanıyordu... ve ellbette, kadının gözünde birer yaratığa dönüşmenin bedelini, erkekler içlerinde taşıdıkları o umutsuz aşkın bedelini, göğüs kemiklerinin altında yarattığı kocaman yumruyu, bir kambur gibi ömrünce taşımakla ödüyorlardı.. farkedilemeyen erkekleri ve erkeklerin farkındalıklarının yarattığı yalnızlığı yaşayan kadını anlatıyordun sen...

Ben ne güzel ne çirkin kadınları ne de cisimsiz erkekleri anlattım... sadece ruhlarıyla gecenin içinde yürüyen insanlar vardı...hayatta bıraktıkları izler ve sesler yalnızca kaldırımlara çarpan topuklarınki olan insanlar...

Sende kır vardı bende şehir... sende göğüslerinin güzelliği görünsün diye dekoltesini açan biir kadın bende farkedilmemek göz göze gelmemek için en kuytu köşelerde yürüyen insanlar vardı...

Hayatı mağarada zincirlere vurulmuş insanların mağara duvarına vuran gölgeleri gerçeklik olarak algıladıkları şey diye tanımlayan platon gibi biz de kırmızı bir odaya kapnmıştık bir zamanlar.. sevdiğimiz filmleri izlemiştik...ruhlar dokunmuştu bir kere bedenler zincirlere bağlanmıştı...

Hayat dokunup geçiyor işte.. ışık da karanlıkta...öyküler de... bazen senin öykün bazen benim...bazen senin umutların bazen benim... dokunup geçiyor...bazen o dokunuşla kendinden geiyor insan bazen farkında bile olmuyor....

Bazen hayat içini dolduran bağrını yakan şeylere dokunmamanı emrediyor... gözlerinden başkası yasak oluveriyor.. boynun kıldan incedir öyle zamanlarda....içinde bir ağrı gibi atan bir yer oluyorsun işte o zaman...hani dokununca büyüyen yaralar gibi dokunmaman gereken.. hatta farkında değilmiş gibi yapman... sesini kısman...yokmuş diye kendini inandırman gereken...çünkü doktor bunun sağlığın için gerekli olduğu gerçeğini yüzüne söylemiştir...

Ama dişindeki boşluktan dilini çekemeyen bizler ruhumuzdaki o boşluktan kendimizi nasıl alabiliriz ki... bir şeyler başlar ve biter... birileri gelir ve geçer.. buna hayatın kanunu diyorlar... ama neden içimde hala hayaletler taşımaktayım.. neden içimde taşınıyor izleri gidenlerin ve geçenlerin...

Bir söz...bir bakış... bir dokunuş...bir öpüş...şimdi burada olsaydılar... yarım kalan bir cümle neden hergün yeniden tamamlanır içimde... neden gidenlerin gittiğine inanmaz ruhum... bu bana özgü bir rahatsızlıktır kimbilir.. hayaletlerle yaşamayı seven bir ruhum vardır kimbilir...

Bembeyaz bir pengueni hatırlatıyor bazen herşey.. ya da penguen şiirinden dizelerini birhan keskin’in..

“unutmadım aramızdaki beceriksiz dili.
Dünya yordu bizi. Benim de söyleyemediklerim
Var. Hiç söyleyemeyeceğim onları belki de.
Uzun bir yolu geliyoruz seninle , yolu
geldikçe anlıyorum ki, biz,
bu dünya üzerinde yürüyemiyoruz bile.

Penguen,
Kim bağışlayacak beni?
Çizdim senin beyaz ve narin yerini
Elimde tuttuğum ince metalle”

Ama biliyorum ki aşk... senin öykünü benim öyküm kılan şeydir... aslında iki ayrı evreni bir araya getiren güçtür... ve bu iki evren birbirlerini hatırlamaya devam ederler... tıpkı birbirinin yakınından geçen gökcisimlerinin birbirlerine bulaştırdığı tozlar gibi.. bende sana ait yıldız tozları var sonsuza dek benimle kalacak...

Senin öykün safir sarıydı benimki dolunay grisi...ama ikimiz dolunayda yürüdüğümüzde gök turkuazdı.... şimdi çok ama çok uzak bir yerde bunları eğer okursan hala unutmamış hala ne diye zorluyor ki gibi liseli kız düşünceleri taşımayacağını bildiğimden yazıyorum...

Biliyorum ki kedi odaya kapatıldı ve iki evren yanyana geldiler ve hızla uzaklaştılar... kütle çekim kanunu itiverdi ikimizi de...

Ve bildiğine eminim ben bayram temizliği yapıyordum ve üzerimde sana ait bir toz buldum... yıldız tozu....

Katarsis kurtarmıyor tozlardan insanı..ve kurtulunması da gerekmiyor bence... çünkü şimdi çok uzakta bir yıldızdan parçalar taşıyorum üzerimde...

yıldız'a iyi bayramlar diliyorum...sendeki yıldız tozuna dokunman dileğiyle....


“penguen
bana sırtını dönme
biliyorum, sana benziyorum
ve içinde saklı tuttuğun yele”

melekler







Melekler yeryüzüne indiğinde; içinde taşıdığın cam kırıkları yüreğinin ısısıyla erimeye başlar ve belki tekrar kuma dönüşür…
Ve bir rüzgar alıp gider o kumları… belki lodos, belki karayel…ve bir başka kıyıda çok uzakta yürüyen birine ulaşır…

Aslında seni beklerken hayatta ne kadar çok şeyi beklediğimizi düşündüm..bir insanın bir başkasıyla denk gelmesinin ne denli güç olduğunu, bunun aslında çok zor olduğunu; anlamanın, fark etmek kadar zor olduğunu düşündüm….
Belki, bunu, bizi açıklamanın bir yoludur, aşinalıkla anlamlandırmak eski bir tanıdık gibi hissetmek…

Sorumluluklar almayı sevmeyen bir ruhum var benim…ama gene de yanında bulunmak yalnızlığımı ruhumun kendi içine saklanmış yanlarını daha tedirgin olmaktan kurtarıyor..yanında tedirgin olmadan oturduğum nadir insanlardan birisin sen…

"arafta ıstırap içinde kalmayı tercih ediyorum" yazmışım geçen gün… geçen gün defterlerimi karıştırıyordum..okurken şu cümleyi buldum: Diyor ki Sabahattin Ali Sırça Köşk de; ...asıl bahtiyar, bir ömür boyunca hasretini çektiği şeye kavuşan değil, ona erişeceğini anladığı anda, saadetinin en yüksek noktasında bir "Ah!" diyerek düşüp ölebilendir.Yazdıklarıma denk gibi geldi bana...
Kolera günlerinde aşk’ta da öyle bir diyalog geliyor aklıma; “baban çok çapkın bir adamdı ama ölürken mutsuzdu..ona neden diye sorduğumda hayatım boyunca aşk için ölmeyi umdum ama bir yataktayım ve ölüyorum ama aşk için değil ölümüm…”
ya da Tezer Özlü -Yaşamın ucuna yolculuk da ; "...bırakılmışlığın tadı" diyor.ve yine başka bir cümlesin de "belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi..." diyor.
Garip işte hayat ama bu gariplik içinde sizi tanımak, gözlerinize bakabilmek, konuşabilmek ve paylaşabilmek varılacak hiçbir yer olmayacak olsa da; güzel matmazel…iyi ki tanıyorum sizi…

kayıklar

“Ben, birlikte kıyıya sürüklediğimiz kayıktan
saflığımı ve sabrımı aldım tek
kalanları kumsala göm sen de…”
Çocukluğumu hatırlıyorum... çocukluğumu hatırlatıyor şu sıralar yaşam bana... oyunlar çağına dönüvermişim... renkli kağıtlar, gazoz kapakları, misketler ve plastik toplar
zamanına...sabahtan akşama kadar mahalle maçı yaptığımız demler... sitemizde oturan çocuklar, buna kardeşim de dahil, öğleye doğru uyumaya giderdi... anneler çağırır ve uykunun zamanı gelirdi..işte güneşin tepeye geldiği o vakitte sokakların sessizleştiği o anlarda ben apartmanın duvarına yaslanırdım... ve güneş gören duvarı sıcacık olmuş tarafı tercih ederdim...sırtım ısınırdı.. derin bir soluk verirdim...ve otururdum gözlerimi kapardım... neden sonra cebim gelirdi aklıma bütün gün boyunca birikmiş şeyler dökülürdü cebimden; misketler, gazoz kapakları, renkli türlü türlü şeyler, futbolcu resimleri, parlak taşlar...sonra hepsini tekrar cebime tıkıştırırdım.. servetimdi o benim...hayatımdan biriktirdiklerim...cebiyle bu kadar ilgili başka bir kahramanla steinbeck’in fareler ve insanlarında denk gelmiştim yıllar önce.. fareleri cebinde taşıyan hüzünlü adamın öyküsü...iriyarı lennie’nin hüznü...
Şimdi yaşamak denen şey...tam da bunu yapıyor bana...oturup o sıcak duvara sırtımı vermek istiyorum...ve cebime bakmak...orada sana ait o kadar çok şey olacak ki...bakacağım her birine tek tek...bileceğim ki sen uyuyorsun...sana dair düşündüğümden haberin bile olmayacak...ama gene de düşüneceğim seni...sonra sana ait o şeyleri toplayıp cebime koyacağım ve güneşin altında gözlerimi kapayacağım..ta ki sesini duyana dek...
Cebimde sana dair onca şey var...ama biliyorum ki zaman bitiyor...her gündüz geceye kavuşuyor...

“sardunyalarla konuşarak çoğalttım
aramızdaki ayrılığı
sayarak çoğalttığım günleri tamamladım
kirpiklerimin arasına çektiğim tülde
yağmur durdu ve şimdi kış bitiyor
oysa kimse yokmuş dışarda
içim dışıma vuruyor
sardunyalara su vermekle unutamadığımız
şeymiş aşk:
alnından bir günaydın gibi düşürdüğüm sabah,
sağ yanımda unuttuğun keder.”

Tavsiye edilmiş filmler izledim sen’den sonra… birlikteyken de izledik filmler…
karşı pencere’de ve august rush’ta gizlenmiş rüyalar aradım.. kendimi ve seni…ayrılık anları mı kavuşma anları mıydı bize en çok benzeyen bilemedim.. biliyorum yaşadıklarımızın bir anlamı yok hayat düzleminde…bize bile yanlış gelen bir şey işte ve şimdi her filmde her romanda ve şiirde bize dair mısralar sözcükler dikiliyor karşıma…sen en çok kalbimde yalnızlıklar kaleme geldiğinden bunca yara bere bırkatın geriye…superman’in o meşhur kutuplardaki buz kristallerinden yapılma kalesi gibi…o kaleyi gördün sen..dokundun duvarlarına…ve reddettin reddedilmeden…
ve sonra filmler işte..izlenmiş, izlenen, izlenecek olan…sana dair yazdığım son yazı mıdır bilmiyorum son kez yazmak konusunda bana güven olmuyor…sonlarda ben başarılı biri değilimdir…aslında sanırım pek başarılı olduğum şey de yok…ama en çok birgün bir mucize olsun dilerim august rush’taki gibi… bunu bir biçimde senin de dilediğini biliyorum rilke’yi anlayan kız…birbirimize sarılmaktan çok itiştik biz… haklı nedenlerimiz hep vardır…benim nedenlerim her daim seninkinden daha ağırdır biliyorum…
saklandığım kendime bile itiraf etmekten çekindiğim son her defasında yakalıyor işte…bu bir son kanıksanması değil..bu son’da seni tutmanın tutmak istemenin saçmalığı beni inciten…
ve kediyi öp benim için… pencereden uzak tut onu… tedirgin ruhlardan da kalbini.. dokundum biliyorum kalbine, taamüden değil ama, bunu bil… mutlu ol her daim..
sonsuza dek…
bir gün bizi anlatır bir film herşeyiyle belki… içinde kendimizi aramaya gerek olmaz o zaman…
ve şimdi küpelerin hepsi saçıldı yere… keşke biçimlere mahkum olmasaydı ademoğlu…
rilke affet…
“şimdi, acının ormanından geçiyorsun
her şey bir daha kanasa da
ne geçtiğin yola ne sana dokunabilirim ben
geç meleğim, senin de şarkıların olsun
içindeki telleri titreten.”

deniz kenarında

Başlangıçlar mıdır zor olan sonlar mı? İnan bilmiyorum hiç anlayamadım bunu…aşkı ne zamandır kırmızı bir odada, kırmızı koltuklarda ve karanlıkta ayrı ayrı otururken; duvardaki perdeden yansıyan, kaçırılmış hayatların filmlerini seyretmeye benzetiyorum… hani gözlerini görmeden sadece yan koltukta oturan seni hissetmek konuşmak ve öylece hayata bakıvermek.. kendimizi dışarıda tutarak.. içinde biz yokmuşuz gibi..başkalarının hayatına bakıp kendi hayatımıza bakamamak, belki de bakmaktan kaçmak bu…ama bu esriklik hali bu kaçış sadece bir film uzunluğunda işte..kendimizi en uzun filmleri seçerken yakalayıveririz belki de…biteceğini bilerek…en uzun filmler bile biter diyerek…ama gene de onlara sığınarak..karanlıkta dış dünyanın seslerinden uzakta ve rollerimizden bizi biz yapan her şeyden uzakta bir çeşit çıplaklıkla kalmak için sığınak olur bize…sinema, şiir, roman sadece var olan bize verilen hayatların dışına çıkmak için bir araca dönüşüverir bazen…işte öyle anlardan biriydi aşk da..bir senaryo çalışması yapmaktı b,ir asmalın senaryosunu birlikte yazmak belki de.. bazen karanlık bir gecede rüzgarlı bir havada deniz kenarında seninle yürümek geliyor içimden tepede dolunay varken…kim vampir olacak, saatler 12’yi vurduğunda, tedirginliğiyle birlikte, öylece yürümek ve konuşmak.. uzun uzadıya konuşmak bizi bu kadar az şey paylaşmışken bu kadar tanıdık ve aşina kılan şeyleri çözerek çözmeye çabalayarak konuşmak…belki diyorum tasavvufta anlatılan kalu bela’dan bu tanışıklık..Tanrı rabbiniz kim diye sorduğunda sensin diyen gelmiş ve gelecek tüm ruhlar bir aradayken bir söz verme anı yaşanırken; yanımdaki ruhsun belki de..ruhların yemin töreninden mi bu tanışıklık, bu aşinalık…bir şeylere dokunmak istiyorum kelimelerimle…duyumsamak varlığını.. olmadığını bile bile…atlatılamayacak bu eksiklik duygusuyla…bazen her şey o kadar hızlı yaşanır ki hani süreçler duvarlar bu hıza dayanamaz ya…sanırım bazı zamanlarda o duvarların ve süreçlerin kalkanların bir an önce yıkılmasını dilerken yakalıyorum kendimi.. bir anda bir mucize olsun ve gel densin…ama o gel’in aynı zamnda git olduğunu hissediyorum da..kaybetmeye başlamanın başlangıcı..ve ruhum cenneti özlerken cennetten ceheneneme geçmek o kadar kolayken arafta ıstırap içinde kalmayı tercih ediyorum..temkinlilik hayat denen koca acıdan miras sanırım bizlere…müphem bir aşk bu…belki daha çok delicesine sevebileceğini fark edip kendini korkutmak…ve seni de elbette…engeller o kadar çok ki… ama aslında gel kelimesiyle aşılabilecek kadar da basitmiş gibi duruyorken…dün gece kolera günlerinde aşkı izledim..hayatının aşkına ulaşmak için 53 yıl bekleyen ve bu süreyi aşmak için 622 kadınla yatan bir adamın öyküsü…kadın onu sen bir hayaletsin diyerek terk eder… sen görünmüyorsun der ona siliksin der…ki bu cümleleri duymak için 2 yıl bekler adam bakir kalarak..ama görünür olanı tercih eder kadın..sonra adam unutmak ister…bir adam ona sorar..neden kadınlar seni bu kadar çok seviyor der..o da onlara hiç derin görünmüyorum der çok boş görünüyorum, sevgiye ihtiyacım varmış gibi görünüyorum der…ve bunu bana verirler bana yardım ettiklerini sanarak… anlatılan tüm hikayeler aslında kavuşana dek dir ya da ayrılana dek…ama kavuşulduktan sonrası bir bilinmezliktir…bu belirsizliktir belki de verdiğimiz kurbanların sorumlusu ya da kurban oluşumuzun…

orası kaçırılmış hayatlar sineması ya da ıskalanmış mı demeli? Ve aşk tam da sen orada öylece otururken ve ben yan kanepede otururken içimden kocaman bir ses git yanına otur derken, ya da bir bankta sen otururken seni öpmemi haykıran o sesle savaşmaktır…ve aşk o savaşı keybedince başlayan şeydir..başladığında bitendir de aynı zamanda…

beklemeye devam edecek ruhum sizi o odada…deniz kenarında….

don kişot 2

“başlayan her şey biter” Seneca

Her şey gelip yazmaya mı düğümlenir bilmiyorum…yazıyla başlayan şeylerde sanırım yazıyla sonlandırılabilir.. ama hala aramızda duruyor kelimeler…onlara tüm kapılar hala açık..

Anais Nin; Henry ile June’un son satırlarında “yazdığı için” yazar olduğu için ona söylenen bir cümleden söz eder: “Herkes bu hevesimin geçeceğini söylüyordu. Havana’da teyzem, bunun gözlerimi bozacağını, erkeklerin benden kaçmasına yol açacağını söylüyordu.”

Erkekleri kaçıran bu eylem; yazmak…don kişot olarak yazdığım ilk mektubun üstünden oldukça uzun bir zaman geçti…sanırım sadece anais nin’in teyzesi değil benimde içinde olduğum daha doğrusu olmayı umduğum şövalyelik camiasında da kınanan bir eylem yazmak..yaşamak varken neden yazsın ki insan?…

Ama yazmak bazen aslında ölü bir ağacı dirilten su damlası gibi diriltiverir ölmekte olan hayatlarımızı da…tek bir kelimeyle dirilir her şey.. çok yolculuk ettim ben…gereksiz kavgalar yaptım çoğu zaman; bir iki fıçıyı canavar sandım kılıcımla delik deşik ettim yerlere dökülen şarabını gören hancıdan dayak yedim…ya da yeldeğirmenleri..benim adım geçince ince bir tebessümle anılan kavgam..ama ben hala onların bir büyücünün oyunu olduğunu iddia ediyorum..herkes tersini düşünüyorsa da ben buna inanıyorum..sanırım herkesin inandıklarına inanmamak lazım… işte o zaman adınız yaratıcı asilzade don kişot oluyor…

Don kişot olmak ya da olmamak bir tercih sanırım… ya da kader o kadar büyük ve güçlü ki bize seçtiğimizi sandırıyor yollarımızı… önce hayaller işgal eder seni…sonra inanırsın o hayallere…ve sonra o hayallerin ki artık senin gerçeğin olmuştur peşinden gidersin…ve bir sergüzeşte teslim olursun…don kişot olmak demek bu demek…şövalyelerin çoktan öldüğü bir çağda don kişot olmanın ironisini taşımak…

size yazmak için çok bekledim..yazmalı mıyım bilemedim…yazmak yakınlaştırıyor ve aynı zamanda uzak olmak gerektiğini de hatırlatıyor…mektuplar o yüzden güzel sanırım..gözden ırak olanın da unutulmadığını gösterebildiği için sanırım…yorgunuz hepimiz doğarken mi getiriyoruz yanımızda bunu yoksa hayatla tanıştıkça mı kazandığımız bir eklenti bilmiyorum ama yorgunuz onu biliyorum…

yüreğim evime döndüğümde yorgun ve yaralı…derin bir acıyla doluyor…gezdiğim toprakları özlüyorum..dulcinea evdeyken daha uzak bana…ki aslında daha yakındayken…biliyorum ki..yakınlık denen şey kalpte gizli…bu ince sızı çok incitiyor beni..derinlerde bir yerde arp çalıyor biliyorum…ve her notaya dokunuşta ben biraz daha yaşlı bir adam oluyorum…bu nasıl bir şarkı ey okur bilmiyorum… ama biliyorum ki her dönüşte ben biraz daha hazan yüzlü bir adam oluyorum… sonbahar gözlerime yerleşiyor iyice… bir gün benimle yürümek sana dökülmüş yaprakların üstünde yürümeyi anımsatacak…bahar giderek uzaklaşıyor içimden…belki de anais nin’in teyzesi haklıdır… yazmamalı insan; kadın ya da erkek…

şövalyeniz don kişot…

SARKAÇ

SARKAÇ > > VEYA UZUN BİR CEVAP> > -Seni düşündüğümde daha hızlı atan kalbime ve ışıyan ruhuma-> > “ben senin sisinde kayboluyordum”> lale müldür> > "ama Tanrının huzurunda diz çökmüş, > sessizce yakaran insanlar gibi, > tıpkı benim seni sevdiğim gibi... hiç kimse > seni bir daha öyle sevmeyecek!" > adolfo becquer> > “kalbimi korumalıyım!!!! işte o yüzden etrafına mayınlar döşedim..tel örgüler çektim.. ama bazen uzaklardan geçen yolcular gördüm..tel örgülerin kenarından geçip giden.. biri durdu, tel örgülerden içeri baktı.. ve ben; o yolcunun yanımda olmasını çok istedim..ama kendi döşediğim mayınları, tel örgüleri aşamadım bir türlü..işte bir araya gelemeyişimiz bundandır..bu yüzden sesim sana hiç ulaşmadı...tel örgüden bakan; senin için kalbimden vazgeçtim farkında mısın?” (bir zamanlar yazmışım)> > > insan için en zor anlar; tüm soruların cevabını bildiğini sandığı anlardır.. en yorucu anlarda o zamanlardır sanırım..bütün sorulara cevap verebilecek gibi durursun.. karşıdakilerde inanır buna..ama değildir hiç de öyle.:.. aslında bütün cevapları bildiğini sandığın an anlarsın hiçbirşey bilmediğini...> > kelimelerle hayatına girenler, bir süre sonra gerçek olduğun da; anlarsın ki gerçeklik, yani ,hani nefret edip de kaçtığın şey...ne kadar da haklı bir nefretmiş..bunun en belirgin örneklerinden biri knut hamsun’dur benim için.. belki de benim hikayem diyebileceğim “dünya nimeti’ni” okuduğumda bayılmıştım ona..hayatına dönüp baktığımda nazilere destek olduğunu okudum..ondan nefret mi etmeliydim, hala bilmiyorum ama biliyorum ki hala seviyorum onu, yazdığı tek bir cümle bütün günahlarını hala afettirebiliyor bana... bilincinle sevmemen gerektiği haykırılırken sevmeye devam etmek...ne garip bir tenakuz... Tanrı’da sevmez mi kullarını günahlarına rağmen... kusurlarıyla sevilebilmek ne büyük nimet... ama hayat dedikleri; hani çocukken, ben büyüyünce şöyle olacağım dediğinde, büyüklerinin, yüzlerinde ironik bir bakışla, sana baktıkları ve o anda hayatın ne menem birşey olduğunu hisseder olduğun zamanlarda yaşadığın duygular gibi herşey....evet, hayat yaşatıyor insana herşeyi, kınadıklarını da...> ama belki de budur zaten hayatı hayat kılan... > > ne çok “ama”...> > bazen düşünüyorum da, neden hayatımda olanların, ben hayatındayım diye...bazı zamanlar anlamlı tek bir cümle kuramıyorum...ama bir biçimde tüm eksikliklerimle sürdürüyorum onların varlık alanlarında yaşamayı...ki onlara verdiklerim nicedir, aldıklarım nicedir?...bilmezken.. tam bir hesap dökümü mümkün değil...biliyorum...ama bilmek yetmiyor işte..> > dünya nimeti’nde kahraman, çirkin adam ama güçlü ve hayata tutunan adam bir yerden geçerken ki orası bir dağ başıdır orasının evi olmasına karar verir... ve sonra gene yoldan geçen tavşan dudaklı bir kadını karısı yapar...ve doğaya karşı ev kurar...ve zengin olur vs...o romanın en güzel yanı buydu; hayata karşı büyütebildikleri... yavaş yavaş da olsa birşeylerin büyüdüğünü görmek farketmek güzel bir şey...sevginin büyüdüğünü görmek de öyle sanırım..> > gözlerdeki etkini farketmek...sevgiyi duyumsamak.. ya da şaşkınlığı farketmek güzel bir duygu... yaşamak denen etkileşimin en güzel anları sanırım bir başkasının gözlerinde kendini görmektir.. kent yaşamının en kötü yanlarından biri bu değil mi?...kimse kimsenin gözüne bakmıyor...sen herkessin...ve bu dayanılmaz bir duygu...> > zaman hızla ilerliyor sabah ezanı okunuyor...küçücük farklarla camiler ve ezanlar birbirini takip ediyor... birazdan uyanacağız hepimiz...işi olanlar işlerine koşturacak... okulu olan okuluna.. aslında birbirimize benzeşen şeyler yaptıkça ne kadar çekilmez olduğumuzun öyküsü gibi kapitalizmin bize yaptırdıkları...aynı anda aynı şeyi yapan insanların makineye dönüşen ve duygusuzlaşan mekanikliği... şarlo o yüzden, makineleşmeyle bunca dalgasını geçer modern zamanlar’da...ancak mekanizmalara karşı durabilecek kadar güçlü olduğunda yapar bunu, ama o da.. ya da eisenstein‘in potemkin zırhlısında odesa kentinin merdivenlerinde koşuşan o kalabalık....materyalizmin yarattığı iki şey kapitalizm ve komünizm...ikisi de birbirinden bahsederken haklı ama kendi dünyalarında çok da başarıya imza atamamış iki sistem.. sanırım futbolda olduğu gibi hayatta da sistemler insanın bünyesine de çeşitliliğine de karşı çıkan bir şey.. o yüzden tek başına farklı şeyler yapan futbolcular hep unutulmaz olmuştur.. takım oyuncusu olmaksa daha uzun zaman top koşturma şansı ve belki de daha çok kazanma şansı vermiştir...ama biz hala yıldızlar gibi bir yanıp sönen ama farklı lezzetler katan oyunu güzelleştirenleri anıyoruz...sistemler bünyemize uygun değil... kitleselleştikçe... ruhumuz eriyip gidiyor içinde...> > bunca gereksiz gibi görünen şeyi aslında kendime ve sana bir çit örmek için yazıyorum... milli park gibi... hani özgürce dolaşılan ve avcılardan seni koruyan bir çit...erkek olmak bir genelleştirme alanı bir sistemin parçası olarak doğuyorsun yani.. kadın olmayan olarak..bunu farketmen hayatının yaklaşık 15 yılını alıyor aslında...sonra karşı tarafı çitin diğer yanını anlama çabaları..ve sonra kendince alanlar oluşturmak için atılan adımlar... evlilikler.. arkadaşlıklar.. adların çoğaldığı, ama adı birlikte olma arzusunun tezahürleri olan bir sürü biçim...> > ben sistemlerin dayatmalarından kaçıyorum.. oyunlardan biçimlerden... ama biliyorum ki hepsi benim de kodlarımda var...ama genede kaçmaya çabalıyorum tüm verili şeylerden...sınırlardan çitlerden...gidip avcıların içine de oturduğum vaki, avın göbeğine de...ya da bir dağ başına..insanım ve herkes insan biliyorum.. en başarılı görünenimizden en başarısız görünenimize dek... aslında öykü basit sana öğretilen oyunu oynamak isteyip istememen herşeyi belirliyor...başarı denen şey aslında o yüzden komik de....> > hayata dair uzun bir vaaz gibi görünen bu yazı aslında bir su damlası.... yolunu arayan bir su damlası... yatağını arayan nehir değil ama, çünkü o kadar güçlü değil içindeki kelimeler...> yazmak da kelimelerle yollar aramak galiba.. ve en zor yazılarımdan biri bu...çünkü bir çıkış bulmam gerekiyor ki şimdiye kadar hiç çıkışın yerini gösterebildiğimi sanmıyorum...> > aslında tamamını, bitince, eğer biterse, okuduğumda ne anlattım ben diyebilirim...o kadar kötü bir yazı bu... kaos işte...> > ama içinde sana cevap verme zorunluluğu olan bir yazı bu... neden sorusunun cevabını kim verebilmiş bugüne dek bilmiyorum... sadece şu an okunuyor olmak ey okur dünyanın en güzel şeyi...bir cevabım yok benim..bunu stephen king kara kule adlı kitabında ispatlar mesela tam 7 cilt birşey olsun diye beklersin ama en sonunda olan aslında bir tekrarlama ritüelidir.. bir kulede son bulur her şey.. babilin kulesi king’in kulesi... o yüzden seni bir kulenin merdivenlerinde dolaştırdığımdan ne kadar eminsem, seni en yükseğe çıkarabileceğimden de o kadar emin değilim... ama hayatın sadece bedensel maddi temelleri olmadığını çocukluğumuzdan beri yaşadıklarımızla biliyoruz.. kimse öylesine girmiyor hayatına...bazen en uygunsuz görünenler bile...ki ben bir uygunsuzumdur. Hiçbir zaman yapbozlara uymayı başaramadım...> > şimdi hayat alıp götürecek bizi.. iş dediğimiz dünyevi oyalanma biçimlerimizle uğraşırken belki bu yazıyı okumak bir hava deliği açacak bize...yorgunuz biz...hepimiz...birimize özgü bir şey değil bu...eğer hayat denen şey yormasaydı ölüm olur muydu ki...o yüzden uyku gibi ya ölüm...en çok uykuya benziyor ya....ölümden söz etmek altıkırkbeş’in sloganını hep hatırlatır bana ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki diye...> > o yüzden ben kendi içimde yaşarken ve kendi dünyamda...bir biçimde tüm sınırları aşıp bana seni getirdiği için kelimelere müteşekkir olmalıyım... zor herşey..ve bu yazı hiç ama hiç duygusal değil...çünkü sanırım koordinatlarla ilgili ve o yuzden bunca zorlukla odaklanabiliyor okuyanda yazan da...ama coğrafya da gerekli bize... yerimizi konumumuzu bilmemiz gerekiyor.. x-y koordinat düzleminde bana sen bir sarkaçı hatırlatıyorsun...sürekli koordinatlar üzerinde gidip gelen ve sana ait bir noktanın belirlenemediği bir sarkaç... o yüzdendir ki bir koordinatın yok.. seni bulabileceğim bir adresin yok...sen yoksun ve bir an sonra varsın...kuyruklu yıldızlar gibi döngüsel; bir sarkaç...> o yüzden her gelişin yada üzerime her gölgen vurduğunda bir serinlik dugusu sarıyor içimi...ben ayakları dahi sabitlenmiş biriyim...ama gölgen üzerime düştüğünde zinim ve ruhum seni özlüyor...adresi belli biri olmak bu... o evden taşınamıyorsun bir türlü... hani herkesin bildiği numaranı değiştirememek gibi...> > bir sarkaç gibi hareket eden bir ruha dokunabilir miyim bilmiyorum...kumruları severim daha önce de yazdım onları çok eskiden..pencerimin önüne yuva yaptıklarında...> ama sabah sabah yazınca insan...> yetmiyor kendi kelimeleri...> kumruları ve aşkı anlatan ve aslında herşeyi özetleyen bir şiir..> > “ormanda bir kuş hızla dönüyordu.> Aşık olduğumuz zaman> Yürek denen ormanda> Ya da orman boşluğunda> Bir kuş anormal bir hızla döner> Ve kaçmamız gerektiğini söyler bize> Çünkü herşey çok fazladır> Kendi etrafında nefes kesici bir biçimde> Dönen bir kuş kendini ve etrafındakileri> Yaralar; tehlikedir onun adı> Bunun için aşkı hiç kimse> İnsanın kendi arkadaşları bile > İstemez. > Kumrular sakindir bir tek.> Ben kumru değilim,> Sen de.> Bunun için birbirimize yanaşamayız...> > Seninle biz hiç kavga etmeyelim> Çünkü geyikler kavga ettiğinde > boynuzları birbirine dolanır ve> ölürlermiş... > ....> kumru değiliz biz.> Geyiklerin sonu da çok acıklı.> Ne kalıyor geriye? “ lale müldür (saatler/geyikler)> > İçimdeki kalbimi kalbinin yanına bırakma isteğine karşı duruyorum...ama garip bir neşe var ruhumda gene de...belki dönmenin verdiği bir şey...ama ayaklarım yere çivelenmişken hiç bu kadar yukarı çıkmadı ruhum... bunu anlamlandırmak güç biliyorum...belki de boş işler..belki de imkansızı anlatıyorum her daim... ama aşkla dolu bir ülke kalp...ve seninle kalbimde yeni yerler el değmemiş ülkeler keşfediyorum...ilk kez değil bu aşk da keşif de...ama şimdi daha iyi anlıyorum dünyanın özüdür insan...ve keşfedilecek çok yer vardır içinde....antartikaya aşıkken büyük sahra çölünü de sevebilir insan...20 yaşımda inanmazdım buna.. 15imde lanetlerdim...25imde gülüp geçerdim...30umda inanıyorum...40ımda sanırım yeterince yorgun olacağım... günah çıkarma değil bu...bir kalbe iki aşk da sığarın manifestosu hiç değil...”karşımızdaki insanın gözümüze ilişmesi aşık olmak sayılabiliyorsa tutkumuzun hedefi kimdir?” sorusunun cevabıdır belki de....> > Bir şövalye tüm soruların cevaplarını bilir mi matmazel?...bilmiyor emin bile olamıyor...bir su kenarında sadece ruhunu temizliyor...suya bakıp paslanmış zırhıyla hayata bakıyor ve gözlerine...bir başka hayatın müjdecisi gibi duran gözlerinize... ki başka bir hayat olmadığını biliyor şövalye...ve ırmak çay dere ya da deniz bu suyun ne önemi var ki...> Arınmak dışında.. ve sen bırakıyorsun ellerini denize gitmiyorsun...karada kalmayı seçiyorsun..çünkü kendini bırakmaman gerektiğini düşünüyorsun... bir şövalye tehlike demektir... hep yaptığın gibi tedbiri elden bırakmıyorsun güvenmiyorsun...her daim savaşa gidecek her zaman yanında olmayacak olanın kalbindeki işgalinden korkuyorsun...ama bil ki şövalyeler de korkar... matmazel sizin gözlerinizde korkutuyor...aslaların eridiği bir dünya burası buzulların eridiği dünya burası...şövalyelerde korkar işte...tıpkı matmazeller gibi....> > ve bir erkek aşkın vakti geldiğinde kendi romanını yazar...bir katıra biner, yanına hizmetli olarak bir eşeğin sırtında gezen bir adamı tutar ve bir hizmetçiden bir prenses yaratır...sonra gider onun için 800 sayfa boyunca koşturur ta ki ölüm onu bulana dek...bir erkek eski püskü ve komik demode olmayı göze alır aşkın vakti geldiğinde... yeldeğirmenleriyle savaşır... çocuklar tarafından taşlanır... ama dulcinea için katırıyla gezmeye devam eder...aşk budur diğerlerinin sözlerinin duyulmaz olduğu andır o... belki o yüzden de büyüleyicidir...> > bende melankolimden bir pelerini sırtıma geçirip, elime hüzünden yapılmış bir kılıç alıp yollara düşüyorum...yazıyorum... Lawrence durrel'ın justine'in de bir söz vardı.. kadınlara ya aşık olursun ya acı çekersin ya> da yazarsın diye.. don kişot acıyı, mecnun aşkı seçti….> > ben keloğlandım, sen aykız..aşılması gereken dağlar vardı..aştım..nice menzil gösterildi..gittim..hadsiz anlaşılmaz bilmeceler soruldu.. bildim.. sadece gözlerinde yansıdığımı görmek için..ışıltında kaybolmak için geldim.. sen yoktun.. ya da ben mi geç kaldım.. hala aynı yerde bekliyorum.. çözülecek bilmecede gidilecek yolda kalmadı.. bir kez olsun gözlerine bakmak için.. ben keloğlandım..sen aykız..bu da bir modern zamanlar masalı..son kez yaşanan..> > > belki müzik çözer herşeyi..> > Fonda mozart çalıyor... arp ve flüt için konçerto... ruhum sıkışmış gibi...arp çaldıkça rahatlıyorum...belki de arpı çalan bir melektir...melekler ellerinde arplarla gezerler değil mi?> > Arplarıyla melekler tasvir ettiklerinde, kadim zaman ressamları, acaba mozartın arp ve flüt için konçertosunu, bestelenmeden önce ruhlarında mı hissetmişlerdi?.... > > Biliyorum her insan gibi üzüyorum bende, bencilce davranıyorum çoğu zaman, anlamıyorum bazen, bu muydu dedirtiyorum....yalanlarımla, kendime bile anlatamadığım hatalarımla var olmaya çabalıyorum... kimse kimseye yetemez biliyorum...herşeye yetmeyi denediğim için biliyorum bunu... ama içimde hala el değmemiş bir yer var.. bu yazılar oranın oraya ait... insan gibi olmadığım insandan daha öte biri olduğum en güçlü an yazdığım an....ama gözlerine bir an baksaydım o anı da buna eklerdim emin ol... hayatın keşmekeşi içinde yazılanların bir anlamı yok biliyorum.. küçücük bir tebessüm belki, belki küçücük bir damla yaş...belkide tepkisiz bir geçiştirme..ama hepsi insani...şunu biliyorum....> > Tüm benliğimi sarıp sarmalayan duvarlardan sıyrılıp şimdi yanına gelip az sonra uyanıp hayatın kaosunun bir parçası olacak huzursuz uykunda yanında olmak isterdim... bir erkek olarak değil... bir ruh olarak...dokunmak isterdim kalbine seni uyandırmadan... kalbini yıkamak isterdim gözyaşımla ve yağmur suyuyla.... ve senin uyumaya devam etmeni dilerdim... korkusuzca fütursuzca....yazarken benim sana geldiğim fütursuzlukla... ama biliyorum ki gelemem gelsemde sen beni kabul etmezsin...ama ruhum seninle...küçük bir parça da olsa seninle...prangalı bir tutsak; akrep, nasıl aşık olur ki, yelkovana? Ve sen gözlerini açtığında yok olsaydım... gözlerini bir anlığına görüp... ve sen kendi gözyaşlarınla yıkasaydın ruhunu ve ben dua eder gibi mırıldansaydım;> > > > keşke gözyaşlarını silebilseydim..> > keşke gözünden süzülen yaşların mutluluk kaynaklı> > olsaydı..> > ama değil biliyorum ve bu benim içimi acıtıyor..> > keşke bağıra bağıra ağlasaydın ve gözyaşlarınla> > yıkansaydı üstüm başım ama > > sana senin yanında olduğumu gösterebilseydim..> > sana sarılsaydım ve sen öylece gözyaşlarını bağrıma> > akıtsaydın..> > belki acıların azalırdı o zaman..> > yalnızlığın biterdi..> > artık haykırmak istiyorum yalnız değilsin demek> > istiyorum ama...> > o kadar aptalca şey aramıza giriyor ki dokunamıyorum> > sana..> > elimi uzatamıyorum..> > çok ama çok uzaklarda senin için atan kalbimi> > duyuyor musun..> > beni hissediyor musun..> > seninle ağlayan biri var..> > her ne kadar bunu göstermekte zorlansada..> > seni özleyen ruhumu hisset..> > seni seven kalbimi farket..> > gözyaşlarını seviyorum...> > seni seviyorum.. > > “tedbirini terket takdir Tanrı’nındır. Sen yoksun bütün o varlıklar senin vehmindir senin şüphendir” Şeyh Galip> > gültekin...