(Eski defterlerden)
"İki büyük ruh, aşk ya da dostlukla birbirine bağlanınca, bu iki dostun ya da sevgilinin, dönüp dönüp birbirine bağlanmasına insanlar sebep olur"
(Le Cousin Pons'dan - Honore de Balzac)
Yazmak istemiyordum sana ama bir biçimde dönüp dolaşıp sana geliyorum... bak yine yazıyorum...
Sen her ne kadar uyumadığını iddia etsende, uyudun... ve ben seni seyrettim... Hayata karşı ayakta kalmak için takındığın tüm tavırlar, çizgiler, maskeler kaybolmuştu yüzünde... Seni ilk kez sen olarak gözlerimle gördüm... ve derin bir acıyla sırtımı döndüm... Bir Haydar Ergülen mısrası yakaladı o anda beni:
"gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız
göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır."
uzun zamandır aramızdaki mesafeleri hesaplıyorum...matematik bir ifadeyle aramıza giren mesafeler var... ama benim anlattığım mesafe üç boyutlu dünyamızın da, cebirin de , geometrinin de ötesinde... belki bir yıldızın başka bir yıldıza uzaklığı veya bir galaksinin başka bir galaksiye olan uzaklığı anlatabilir bu mesafeyi..
bu kadar uzakken, 10'un sağ üstüne yazılan küçük sayılarla ifade edilecek kadar uzakken, yokoluşumu bile milyarlarca yıl sonra farkedebilecek olan sana; neden yazıyorum?...
inan ki bilmiyorum...
şimdi sen benim yine "gitme"ye dair yazdığımı düşüneceksin... sadece neden bir araya gelemediğimizi ve neden birbirimizden kopamadığımızı anlama çabası bu yazı....
"başından beri yapmak istediğin tek şey buydu. gitmek! gelmeyi çok sonra istedin. bir adım geldin ama gitmek hep on adım önde oldu. ne diyebilirim ki... seni anladım"
böyle yazmıştın aramızdaki mesafeleri... bana bağladın herşeyi!
ben bildim sadece iki yıldızın bir araya gelemeyeceğini...iki galaksi bir araya gelemez...evet, çarpışırlar..ve yok olurlar... ben çarpışmaktan korktum...ve aşkınla bir göktaşına dönüştüm...Gelip sende kaybolmak istedim, ama sen beni tanımadın... şimdi evrende yapayalnız, dolanıyorum... ve ışığına bakıyorum...
Aşkın hüsn'e ulaşabilmesi için kimya gerek diyen Şeyh Galib'e bir ek, bu yazı: kimyanın yanına fizik ekleyen.... maddenin temelindeki eksik parçaları arıyor bilim adamları; Graviton ve Higgs bozonu... biri yerçekiminden diğeri kütleden sorumlu... aşk neden yerçekimini etkiler neden hafiflersin anla diye anlatıyorum bunları...sana mı kendime mi bilmesemde....anlattığım... evrenin yüzde 4'ü bildiğimiz maddelerden ibaret gerisi karanlık maddde... bizim ilişkimizin bilinen yanları hep daha az oldu... o yüzden evrene benziyoruz biz de...onun kadar merak uyandırıcı ve anlaşılması güç...
Tek bildiğim; bunca bilimsel ukalalığın arasında tek güvendiğim teori, süpersimetri (sussy) teorisi... her bilinen parçacığın bir benzeş (yansıması) parçası olduğunu ileri süren teori... aşkın teorisi gibi...
Süpersimetri'm; sen hep şefkatli oldun bana... yüreğimi yaralayacak kadar şefkatliydin... ve ben hiç olmadığım kadar hırçın...
" İki insan ayrılırken, şefkatli konuşan taraf aşık olmayan taraftır." (Marcel Proust)
"Edebiyat, peşindeki iri gri kurtla bir çocuğun Taş Devri vadisinden 'Kurt, kurt!' çığlıklarıyla koşarak geldiği gün doğmadı; edebiyat, bir çocuğun 'Kurt, kurt!' çığlıklarıyla peşinde kurt olmadan koşup geldiği gün doğdu." Vladamir Nabokov
25 Nisan 2012 Çarşamba
19 Nisan 2012 Perşembe
İKİ KALP
"iki kalp bağışla bana
iki kış
hiç durmadan yağsın kar" Çiğdem Sezer
uzaktasın... elini tutamayacağım, gözlerine bakamayacağım kadar uzakta... gökyüzü dışında fazlaca ortak bir yan yok aramızda... aynı aya bakıyoruz, aynı güneşin altında yürüyoruz... aynı lodosta saçlarımız uçuşuyor... ve aynı yağmur düşüyor penceremize... gerisi başka yaşamlar... insanlar başka başka... yüzler ve ruhlar bambaşka...
ne kadar uzakta olursan ol burada bir konukevi kalbim sana... geçmişimizdeki konukevleri kadar gerçek... seni bekleyecek hep beklediği gibi... sen arada sırada uğrayacaksın... bazen bir sözle, bazen bir tebessümle... mevsimler geçecek, yaşlanmaya ve hayattan umutlarımızı azaltmaya devam edeceğiz... geçmiş denen şeyi hatırladıkça acı bir tat düğümlenecek boğazımızda... keşkeler birbirini kovalayacak... ama ne kadar çok keşke girse de aramıza orada kalmaya devam edeceksin...
kalbim ilk evsahibin, sen ilk konuğusun ve son... yoksa biliyorum bende; "zordur paslı bir kilide anahtar olmak..."
"iki kalp bağışla bana
-yeter ki-
hem çırağım hem usta
buradan bakınca sır
ordan bakınca ayna"Çiğdem Sezer
14 Nisan 2012 Cumartesi
EĞER
-2000 yılı yazılarından (bloknot)
Herkesin, yağmurlu bir günde, koşarak terkettiği, "o yerde" hala durabiliyorsan...
Yanından geçerken duduğun "şadırvandaki sesle" irkilip bekliyorsan,
o seste kaybolup gidiyorsan...
Bir sararmış yaprakla mutlu olabiliyorsan...
Gönlündeki ümidi tüm kötülüklere karşın hala koruyabiliyorsan...
Ya Rab! Bir hilal uğruna ne güneşler batıyor diye seslenen şairin anlattığı dünyevi cehennemde,
battığında, bir güneş olabilmek için bekleyen biriysen..
Herkesin, yağmurlu bir günde, koşarak terkettiği, "o yerde" hala durabiliyorsan...
Yanından geçerken duduğun "şadırvandaki sesle" irkilip bekliyorsan,
o seste kaybolup gidiyorsan...
Bir sararmış yaprakla mutlu olabiliyorsan...
Gönlündeki ümidi tüm kötülüklere karşın hala koruyabiliyorsan...
Ya Rab! Bir hilal uğruna ne güneşler batıyor diye seslenen şairin anlattığı dünyevi cehennemde,
battığında, bir güneş olabilmek için bekleyen biriysen..
eğer....
bil ki "okunduğu gibi yazılmıyor hayat"...
GECE (2)
-2000 yılı yazılarından (bloknot)
Köpek sesleridir gecenin musikisini oluşturan...
...ve bir de rüzgardır ona ruh veren...
Elbette ağaçlar da bu gece senfonisinde
yerini almıştır...
Rüzgarın her uğultusu, zamanın pencereme
vurduğu geçmişin tıklamalarıdır sanki...
Gece, rüzgar.... ve sen!
Sen şimdilerde, yalnızca rüzgarlı bir
gecede beni ziyaret eden hayaletimsin...
Uykulu gözlerim ve zihnimle tüm seslerin
uyuduğu bu saatlerde senin sesini duyar.... Seni görürüm...
Sen belki en güzel rüyalarla koyun koyuna
yatarken, ben... En acı rüzgarlara penceremin
önünde göğüs germedeyim...
Gecenin tüm seslerini karşısına almış bu
yürekten bihabersin...
Ve ben bunu bir türlü anlatamam sana...
Aslında her gece rüzgara fısıldarım tüm
hislerimi ama rüzgar senin pencerene ulaştığında
artık o ses benim sesim değildir...
ve zaten senin ruhun da uyanana dek
orada da değildir...
o yüzden hiç bilemedin beni... Sen
beni bilseydin, benim seni bilmemden
öteye geçebilirdin... En azından pencereni
açabilirdin sesimi taşıyan rüzgara...
Hangi rüzgarlar ulaşır pencerene, bilmiyorum...
Kuzey rüzgarlarıdır muhakkak, bir kuzeylinin sözlerini taşıyan...
GECE (1)
-2000 yılı yazılarından (bloknot)
Gece... Rüzgar var camın hemen dışında... Kimbilir kimlerden çaldığı sesleri anlaşılmaz bir uğultu halinde taşıyor pencereme. Hani biraz daha küçük olsam korkacağım gecenin bu seslerinden... Ama korkmayacak kadar büyüdüm ve büyüdüğüm için kaybettiğim onca şeyden sadece biri bu...
Gecenin sesleri ne kadar çok... Aslında çok olan gecenin sesleri değil... Onları boğan başka sesler olmadığı için duyuyoruz onları... Mesela biraz önceki ses üstünde gün boyu insanları taşıyan kanepenin yaylarının ferahlama sesiydi... Ya şimdi duyduğum ses?
Geceleri hiç konuşmayanlar konuşmaya mı başlar? Yoksa gündüz yorgunu kulaklarımız ancak geceleri mi duyar o sesleri? Nedir bu seslerin anlamı? Rüzgar kime seslenir... Hangimizin haykırışı, sevgi sözcüğü, nefreti, bir nefeste çıkıverip rüzgara karışmıştır?... Duyması gereken kulaklara bir uğultu gibi ulaşmıştır?
Esen rüzgar, dalların hışırtısı arada sırada yoldan geçen arabaların sesleri... ve köpek sesleri... Kime ya da neye havlarlar? Hangi görünmez ruhlardır onları rahatsız eden! Şimdi sokaklar onların, insanlar uyanana dek... Sonra onlar uyuyacak, yorgunca gelişigüzel uzanmış göreceğiz yol kenarlarında köpekleri..
Şehrin iki sahibi vardır; gündüzler insanların, geceler köpeklerin... Köpekler insanlardan bile önce kentli olmuştur belki de...
Kentlerin iki yüzlülüğünü sevmiyorum... Ama geceler gene de daha dürüst... En azından gece; rüyalarında gündüz işleyeceği suçların rüyasını gören insanlar yok...
Köpekler ve insanlar... İki aynı ruh....
Kediler neredeler peki?
Gece... Rüzgar var camın hemen dışında... Kimbilir kimlerden çaldığı sesleri anlaşılmaz bir uğultu halinde taşıyor pencereme. Hani biraz daha küçük olsam korkacağım gecenin bu seslerinden... Ama korkmayacak kadar büyüdüm ve büyüdüğüm için kaybettiğim onca şeyden sadece biri bu...
Gecenin sesleri ne kadar çok... Aslında çok olan gecenin sesleri değil... Onları boğan başka sesler olmadığı için duyuyoruz onları... Mesela biraz önceki ses üstünde gün boyu insanları taşıyan kanepenin yaylarının ferahlama sesiydi... Ya şimdi duyduğum ses?
Geceleri hiç konuşmayanlar konuşmaya mı başlar? Yoksa gündüz yorgunu kulaklarımız ancak geceleri mi duyar o sesleri? Nedir bu seslerin anlamı? Rüzgar kime seslenir... Hangimizin haykırışı, sevgi sözcüğü, nefreti, bir nefeste çıkıverip rüzgara karışmıştır?... Duyması gereken kulaklara bir uğultu gibi ulaşmıştır?
Esen rüzgar, dalların hışırtısı arada sırada yoldan geçen arabaların sesleri... ve köpek sesleri... Kime ya da neye havlarlar? Hangi görünmez ruhlardır onları rahatsız eden! Şimdi sokaklar onların, insanlar uyanana dek... Sonra onlar uyuyacak, yorgunca gelişigüzel uzanmış göreceğiz yol kenarlarında köpekleri..
Şehrin iki sahibi vardır; gündüzler insanların, geceler köpeklerin... Köpekler insanlardan bile önce kentli olmuştur belki de...
Kentlerin iki yüzlülüğünü sevmiyorum... Ama geceler gene de daha dürüst... En azından gece; rüyalarında gündüz işleyeceği suçların rüyasını gören insanlar yok...
Köpekler ve insanlar... İki aynı ruh....
Kediler neredeler peki?
12 Nisan 2012 Perşembe
KINAYA, TAVUKLARA, TREN İSTASYONLARINA...
(Nightwish - The Escapist eşliğinde okunmalı)*
"ben bir anıyı ağırlamakla geçen hayatlardanım"
(Haydar Ergülen - Kuzguncuk Oteli şiirinden)
Aklımda yarım yarım cümleler var. Hangisini tamamlamaya
kalksam diğerini yitiriyorum... Ümitlerimiz tavuklara benziyor, her akşam
başını sokacak bir kümesin hayaliyle
dolaşan... Sonra kuş gribi diyerek, virüs bulaşsada bulaşmasada,
yokedilecek tavuklar gibi umutlarımız... Planlayabildiğimiz hiçbir şey yok
hayatta...
Yazgı denen şey avucumuzdaki kına... Kına silikleştikçe izlerde
kayboluyor... Hintliler, kaderin en fazla farkında olanlar, ellerindeki kınalarla
ve yaşamlarında kabullendikleri kastlarla... Ama engel değil hiçbir şey
kadere ve yanmaya...
Bazen kendinden kaçar insan en derinine saklanır, öyle zamanlarda
Enveriye istasyonu gelir aklıma... Gelmesi muhtemel, gecikmesi kesin, İç Anadolu
Mavi trenini beklediğim o saatler... Gecenin 3:00'ünde gelecek tren 06:00'dan önce
hareket etmez... Ama bunu bilirsin ve beklersin, geç gidemezsin, trenin gecikeceğini
bile bile... Yazgı denen şey budur en çok; başına gelecek olanları bilerek
yaşamak... Taamüden cinayete, Marquez'in Kırmızı Pazartesi'sine benzer, nefes alıp vermek...
Küçük ümitler vardır tavuklara benzeyen... Ama her tavuk bilir akıbetini insandan daha fazla...
"sen bu çocuğu bir yerden hatırlıyorsun
ben bu çocuğu bir yerden unutmalıyım" (Haydar Ergülen - Kuzguncuk Oteli şiirinden)
Yaşamda aşkın olduğu anlarda, zaman ve mekan değişir
yalnızca... Herhangi bir fotoğrafa uyguladığın efektir aşk... Güneş ışığında
başka bir ışıkla görür olabilmektir... Keskinlikler kaybolur, gölgelerle aydınlığın sınırları belirginleşir... Aşk değil yalnızca hatırası, hayali veya gölgesi bile
yeter dengeleri bozmaya... Uzaktan uzağa dağ çileklerinin ve yağmurun kokusu
gelir, aşktan sonra bile, hep o kokuyu ararsın...
kınalı bir el,
geçen günler...
kaçan trenler...
tavuklar...
küçük buzağılar...
umutlar...
hepsini birbirine bağlayan ben...
beni zamana bağlayan iplerse ne kadar gevşek...
"kim taşınsa çıkamıyorum içimdeki evden"
(Haydar Ergülen - Kuzguncuk Oteli şiirinden)
*Nightwish - The Escapist
Etiketler:
Enveriye,
Haydar Ergülen,
İç Anadolu Mavi Treni,
kına,
Kırmızı Pazartesi,
Kuzguncuk Oteli,
Marquez,
Nightwish,
tavuk
Yer:
Istanbul, Türkiye
12 Mart 2012 Pazartesi
CENNETTE BULUŞALIM
"biliyorum, kolay değil yaşamak,
gönül verip türkü söylemek yar üstüne;"
Orhan Veli
Ve kar geri gelir... Yağmurlar araya girse de kar mevsim
dönüşüne dek nefesini üstümüze üflemeye devam edecek... Ağaçlar çıplak
kalacak insanlar ellerini birbirine
sürtecek biraz daha... Kış en büyük hatırlatıcısıdır bu dünyada konuk
olduğumuzun... O yüzden daha bir farkındayızdır zamanın, kışın, gecenin ve
gündüzün...
Sonra güneşli günlerle aramızda yağmurlu günler olacak.. Yeni bir
yaş daha eklenecek işte bilançomuza...bazen bu ben miyim diye aynaya bakacağız
bazen bu kelimeler benim mi diyerek yazıya... Ama çoğu zaman etrafımıza dahi
bakmayacağız "koşuşturmaktan"...
Topraktan, havadan, sudan birazını
daha içime katıyorken her gelen yaşla aslında daha dünyalıda oluyorum...ölmek
yaşadıkça daha zor en azından, aklımıza yatmıyor pek, dünyaya doymanın zorluğu
gibi aslında...hansel ile gretel'deki cadının ormandaki çikolata ve pastadan
evi gibi yedikçe yiyesin gelir dünyada da...cadı yeterince besili olmanızı
bekler, o yüzden onu farketmezsiniz... ama biliyoruz burası geçici hevesler
diyarı...
En çok yağmuru özlüyorum geçen yıllara bakınca...bir sürü güzel şey saklı yağmurlu
günlerde... Toprağın kokusu gibi burnunuzda onu farkedince bütün toprak kokan
günler aklınıza üşüşür ya yağmur teninize değince de hatırlarsınız suyu damlayı
yağmuru...
Bayağıdır kelimelerim tık nefes... Ama yaşamda öyle şu sıralar... Bu
yazılar günlerin köpüğü...bugün 3 mart; doğduğum gün, yağmur en çok bugüne
yakışıyor o yüzden... Gözlerimi kapıyorum ve kendimi toprak bir yolda sağanak
yağmur altında koşarken buluyorum... Ve sonra sen önümden koşturuyorsun ben
arkandayım... Ömrüm oldukça koşacağım arkandan tek emin olduğum şey bu... Yağmur hiç dinmesin ki ben hergün yeniden doğayım..
Aslında bu yazı bitti ama günlerdir bekliyor kendi
yalnızlığında...Kendini bir alacakaranlık kuşağına gönüllü kapamış birinin
yazdıklarına çok anlam yüklemeyin ne olur...çocukken fındıklar bazen ikiye
bölünmüş çıkar, diğer yarısını birine verirsiniz cennette buluşalım
diyerek...bu yazılanların tümü size uzatılmış o fındık yarısı:tek dilek var
içinde; cennette buluşalım...
"içkiye benzer bir şey var bu havalarda.
Kötü ediyor insanı, kötü"
Orhan Veli
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










