12 Mart 2012 Pazartesi

CENNETTE BULUŞALIM



"biliyorum, kolay değil yaşamak,
  gönül verip türkü söylemek yar üstüne;"
                                                               Orhan Veli


Ve kar geri gelir... Yağmurlar araya girse de kar mevsim dönüşüne dek nefesini üstümüze üflemeye devam edecek... Ağaçlar çıplak kalacak  insanlar ellerini birbirine sürtecek biraz daha... Kış en büyük hatırlatıcısıdır bu dünyada konuk olduğumuzun... O yüzden daha bir farkındayızdır zamanın, kışın, gecenin ve gündüzün... 

Sonra güneşli günlerle aramızda yağmurlu günler olacak.. Yeni bir yaş daha eklenecek işte bilançomuza...bazen bu ben miyim diye aynaya bakacağız bazen bu kelimeler benim mi diyerek yazıya... Ama çoğu zaman etrafımıza dahi bakmayacağız "koşuşturmaktan"... 

Topraktan, havadan, sudan birazını daha içime katıyorken her gelen yaşla aslında daha dünyalıda oluyorum...ölmek yaşadıkça daha zor en azından, aklımıza yatmıyor pek, dünyaya doymanın zorluğu gibi aslında...hansel ile gretel'deki cadının ormandaki çikolata ve pastadan evi gibi yedikçe yiyesin gelir dünyada da...cadı yeterince besili olmanızı bekler, o yüzden onu farketmezsiniz... ama biliyoruz burası geçici hevesler diyarı... 

En çok yağmuru özlüyorum geçen yıllara  bakınca...bir sürü güzel şey saklı yağmurlu günlerde... Toprağın kokusu gibi burnunuzda onu farkedince bütün toprak kokan günler aklınıza üşüşür ya yağmur teninize değince de hatırlarsınız suyu damlayı yağmuru... 

Bayağıdır kelimelerim tık nefes... Ama yaşamda öyle şu sıralar... Bu yazılar günlerin köpüğü...bugün 3 mart; doğduğum gün, yağmur en çok bugüne yakışıyor o yüzden... Gözlerimi kapıyorum ve kendimi toprak bir yolda sağanak yağmur altında koşarken buluyorum... Ve sonra sen önümden koşturuyorsun ben arkandayım... Ömrüm oldukça koşacağım arkandan tek emin olduğum şey bu... Yağmur hiç dinmesin ki ben hergün yeniden doğayım..
Aslında bu yazı bitti ama günlerdir bekliyor kendi yalnızlığında...Kendini bir alacakaranlık kuşağına gönüllü kapamış birinin yazdıklarına çok anlam yüklemeyin ne olur...çocukken fındıklar bazen ikiye bölünmüş çıkar, diğer yarısını birine verirsiniz cennette buluşalım diyerek...bu yazılanların tümü size uzatılmış o fındık yarısı:tek dilek var içinde; cennette buluşalım...


    "içkiye benzer bir şey var bu havalarda.
      Kötü ediyor insanı, kötü"
                                              Orhan Veli

13 Şubat 2012 Pazartesi

KADERE, TRENLERE VE DENİZE...




Kadere, trenlere ve denize…

“Aşk, merakla başlar. Sonra koku ve ısrar
  gelir arkasından. Kalplerdeki harita, yeniden
  şekillenir.”
Seyhan Erözçelik (Merak Kediyi Öldürür’den)

Hayat garip gerçekten, bu satırı okuyan herkesin bildiği üzere... Dün battaniyenin altına saklandım, çocukluğumdaki gibi... Dünyadan kopmak, dışarıyla bağını azaltmak kısacası inziva duygusu çekici bir duygu oldu benim için her daim... Battaniyenin veya yorganın altında başka bir dünya saklıdır.. Kardeşimle balkona konulmuş eski masanın altında inşa ettiğimiz ağaç olmayan evimiz gibi...

O gizli dünyadır Narnia’yı gardıroba saklayan... Alice'in tavşan deliğinden içeri girmesini sağlayan... Peter Pan’ın olmayan ülkesi de bu duygunun eseridir tıpkı Robinson  Crusoe gibi... Knut Hamsun'un Dünya Nimeti bir ailenin inzivalarını inşa edişlerini ve bunun yıkılışını anlatır.Ebu Zer o yüzden kedilerinin yanına döner...

Bir başkasının gözüyle kendini görmeye alışanlar için saçma bir masal anlattıklarım; en fazla bir münzevinin anıları gibi görülebilir... Öteki ile biçimlenmeyene sözlerim... Başkasının gözlerinden yansımasına değil, içindeki aynaya bakabilenlere…

Hayat garip işte... Ben sana geldiğimde tramvaylar ilk yolculuklarını yapmıştı şimdi trenler sessizce kayboluyorlar...

Kader hükmünü versin diye bekledin mi hiç? Bir idam mahkumunun son 24 saati nasıldır bilmiyorum ama kendimi kaderin buzdan denizinde sürüklenir bir halde buluyorum her sabah uyandığımda...

Arada güneş yüzünü gösterse de, erimesi güç etraftaki buzulların... İçimden bir ses çarpmalısın diyor buz dağına... Ama üzgünüm gemidekiler için, onların kederi tutuyor bu denizde beni...

Biliyorum trenler gidip gelmiyor kentler arasında artık... Biliyorum yakında taşrayı da terk edecek tren sesleri, banliyölerden gelmek biraz daha zor olacak kente...

Buz ve karın olduğu yerdeki o korkutucu sessizliği bilirim...Sanırım Allah'ı her üzdüğümüzde kendi seslerimizden onu duymaz olduğumuzda bir Sezai Karakoç mısrası gibi Allah kar olup yağar üstümüze...

Sıcak bir yerlerdeysen eğer dışarıdaki soğuğu farketmenin tek yolu burnunu cama değdirmekten geçiyor... Burnundaki soğuk bazen hiç geçmez ne yaparsan yap burnunun ucunda durur soğuk, ne kadar sıcak olursa olsun hayatın...

Her yerde küçük kar birikintileri var... Her yerde küçük kederler... Ruhum kuzey buz denizinde, kaderler ülkesinde... Elbette kar erir avuçlarımız boş kalmaz... Ama geçmişten kalan bir keder soğukluğu hep duracak burnumuzun ucunda ne kadar battaniyenin altında saklansan da...
                                    
  “Küsme huysuz sevgilim, bu alkışlar Jazz için, öncekiler şakaydı.”
                                                                                                       Ali Ayçil (Orta Sınıf’tan)

11 Ocak 2012 Çarşamba

SİS



SİS


Yeni bir yıl daha…

Elimizde tuttuğumuz herşeyi, ceplerimize sakladığımız, çantalarımıza gizlediğimiz her şeyi, sıkı sıkı tutuyoruz, birgün gelecek işimize yarayacaklar diye… ilkokul günlerinin fasulyeleri gibi…saymayı öğrendiğimiz fasulyeler… bir de abaküsler vardı elbette… abaküslerin her daim çıkardığı sesleri hesaplama yeteneklerinden daha çok sevmişimdir.. fasulyeleri de avucumda tutup bir tabağa boşaltmayı saymaktan daha heyecan verici bulmuşumdur… evet elimizde tutuyoruz her şeyi tutabildiğimiz her şeyi… bırakmak eksilmek gibi geliyor çoğu zaman…biriktirmek insanlık tarihinin özeti…

Aslında sigara içilmeyen evlerdeki kül tablaları gibi… annem her birinin altına güzel danteller koyardı…kültablaları da birer sanat eseriydi aslında…ama sigara içen kimse yoktu… ancak misketlerimizi koyardık kardeşimle bir de cebimizdeki bozuk paraları içlerine…

İçimizde de aklımızda ve yüreğimizde de nice kül tablası nice fasulye nice abaküs var…bildiklerimizin dışındaki tüm cümleler delice korkutuyor bizleri.. hepimiz itiraz ediyoruz…bağıra çağıra hayır diyoruz…tıpkı tartışma programlarında ki gibi herkes kendini dinliyor…

Sanırım vehimlerimizle karmaşık hayat yollarında kendimize adım atacak küçük alanlar ancak açabiliyoruz…bazen apaçık gerçeklere karşı direnmemizi atmamız gereken adımları atmamamızı buna bağlıyorum ben…

vehimli modern ruhlarımızdan payını alıyor aşk da…öğretilmiş şablonların dışına çıkan her şey delice ürkütüyor ve kaçmamıza sebebiyet veriyor… canbaz olmayı kaç kişi ister canbazı seyretmek varken…

birileri bize hayat budur aşk budur diyorlar ve biz onları takip ediyoruz… birileri bize kül tablaları satıyor…ve sormuyorlar sigara içer misiniz diye? Birkaç kırık dökük anı birkaç aşkımsı ilişki ve uydurulmuş işlerimizle bize bahşedilen rollerin altında ezilip kalıyoruz…her ölünün sıkı sıkı tuttuğu avuıçlarını açabilecek gücümüz olsaydı içinden birkaç kumaş parçası, birkaç misketten başka ne çıkardı ki?

Başkaları için yaşıyoruz, musalla taşında iyi bilirdik desinler diye…

Dışarıda fırtına var… bir kaç gün önce ise sis…

Dünya bugüne değin beş tane buzul çağı yaşamış… bir altıncısı bin yıl içinde beklenmekte… soğuk neden sıcaktan daha özgürleştirici?…

Sanırım beyaz örtüyor her şeyi karanlığın yutamadığı ışığı bile örtüyor…siste kaybolan şeyler oluyor her yılın bizden çaldıkları gibi… emekler sözcükler yakınlıklar tanışıklıklar birer birer siste yitiyor…

Tek bir soru kalıyor geriye sisin yuttuğu onlar mı ben miyim?

17 Aralık 2011 Cumartesi

YAĞMUR VE KÜTLE ÇEKİM KANUNU





YAĞMUR  VE  KÜTLE  ÇEKİM  KANUNU

"çünkü kadından önce
yağmuru gider evden" Haydar Ergülen


Bir adam öksürerek dokundu koluma "Bugün günlerden ne?" dedi..

Bir kadın elinde telefon hızla yürüyordu: "Uyanmak ne kadar garip" dedi..

Kaç gündür yağan yağmur sendin... Saçlarıma düşen her damla senden bir parçaydı... Biliyorum yazmayalı çok yağmur yağdı, rüzgar esti, kar düştü, sıcak oldu. Bir kayayı ufaltacak onca şey kalbimi eksiltemedi... Biliyorum hayal ettiğimiz gibi dağıtılmıyor roller hayatta... Bazen top oynamak için adam almaca oynarsın adımlarınla... En çok istediğin karşı takımda kalır... Hayatta en çok istediklerin de karşı takımda kalıverir genelde... İstediği gibi senaryoya sadık kalamıyor insan kendisi yazdığında bile... Ama yağmur umursamaz bu insani problemleri... Yağmaya ve buhar olmaya devam eder damlalar... Hayattaki en özel döngü budur elbette... Birden ısınınca ortam yükselirsin göğe, uçarsın. Sonra hava koşulları pek uymaz sana soğur ve yoğunlaşırsın ve taşıyamaz gök seni... Düşersin tekrar yere... Aşka benzer bu döngü... Bazen göğe yükselirken birimiz diğeri yere düşer. Ama bu kavuşmaya engelse de farkında olmaya engel değildir. Sana hediye ettiğim/edeceğim tüm kitapların ilk sayfaları bu yüzden benim karalamalarımı taşır... Farkedildiniz demektir herşeyden çok yazdıklarım...kader açısından ehemmiyetsiz olsa da... Yazarak verilebilir hediye oluşudur kitapları kıymetli kılan aslında...peçeteler kadar kıymetli... Yağmur saçlarımı ıslatmaya sen benden gitmeye devam edeceksin... Bunca zamandır yazmama sebebim bu belki de: benden uzaklaşmanı izlemek... Çok büyük cisimler yaklaşırken uzaklaşıyor intibaı bırakırlar.. Yıldızlar galaksiler gibi... Evren genişlemeye devam ediyor bütün hızıyla... Herşey uzaklaşıyor birbirinden... Aşk o yüzden büyülü birşey: evrene inat bir yakınlık duygusu... Ama aşk bile belli bir mesafeden sonra iter.. Çekim kuvvetini bilenler o yüzden şaşırır itme kuvvetine... Kütle çekim kanunu her yerde... Biliyorum her yakınlık taşır içinde; kendi uzaklığını...

Çünkü kadından önce,
 yağmuru gelir evine...

17 Ekim 2011 Pazartesi

MELANCHOLIA (KIŞ GELİR)




MELANCHOLIA (KIŞ GELİR)



Kış gelir... Önce yapraklar terk eder ağaçları ardından çocuklar parkları... rüzgarla
savrulur yazdan kalan şen kahkahalar ve çekirdek kabukları... Kombiler, kaloriferler
kentte yanarken uzaklarda sobalar yanar gürül gürül... Herkes sığınır en yakınındakine, kışın anlarsın insanı insana yakınlaştıran sıcağı ve ölümden kaçıran soğuğu...  Melancholia'yı izlerken bunlar gibi yüzlerce düş'ünce geçti aklımdan. Film yokoluşumuz üstüne, kıyamet çok yakındayken herşeyin
değerini yitirişini yanıbaşımızda olanlardan başka herşeyin kayboluşunu kendine özgü
bir dille anlatıyor. Justine bölümü en normal görünen bölüm çünkü dünyaya çarpması
muhtemel gezegen çok uzakta. O yüzden insanlar bir düğünün mutlu, mutsuz yanlarıyla
ilgilenebiliyorlar. Düğünün etkisinde olmayan tek kişi Justine... Aslında insanlardan
başka herşeyle ilgili; atı Abraham, mavi gezegen... Bildik burjuva sıkıntısını aşan
bir kaçışla düğün gecesi kocasını hem terkediyor hem de mavi gezegenin ışığıyla
aldatıyor. "bazen senden çok nefret ediyorum" diyen kardeşi Claire herşeyi düzenlemek
kaygısında olan bir burjuva... Anne ve baba figürleri onları yıllar önce terk etmiş birer
beden olarak yanlarındalar... Kıyametin bir tanımı da bu değil mi zaten anne çocuğunu
tanımayacak öyle de oluyor baba kalması istendiğinde kalmıyor ve Claire'in kocası
intihar ediyor. İki kız kardeş ve Claire'in oğlu yapayalnız kalıyorlar. Filmin kıyamet tasarımında, bu tip filmlerde görmeye alıştığımız iki şeyle karşılaşmıyoruz. Biri oraya buraya koşturan yığınlar; diğeri de Tanrı.. Kıyamete taşrada burjuva evinde denk geliyoruz. Onlarla yaşayan hizmetçinin gelmemesine şaşıran Claire'e kardeşi Justine "onun da ailesiyle geçirmesi gereken zamanları vardır bu da onlardan biridir" diyerek: çalışanın kendi gerçekliğine dönme zamanı geldiğinde burjuvanın yaşadığı şaşkınlığı yansıtırken sınıf çelişkisine derin bir göndermede bulunur Trier. bugün kriz karşısında da yaşadığımız alışılagelen düzenin devamından yana olmayı sürdüren burjuva tavrı bu duruşun temsilcisi Claire üzerinden film boyunca yansıtılır. Fransız devriminin ilerici sınıfı ne zaman muhafazakar bir sınıf olmuştur? Gerçek hayatında yalıtılmış saray gibi bir evde yaşarken dünyanın sonu geldiğinde çocuğuyla köye koşan Claire aslında kentsoylu bilinçaltına doğruda bir savrulmayı yanısıtıyordu.  Bu kadar korkunç bir sona hazırlanırken Tanrı'nın yerine daha spirütüel görünümler yaşanır. Özellikle Justine çırılçıplak gezegenin ışığında uzanmış yatarken bizi ortaçağın pagan kültürlerine cadı avlarına dek sürükler. Justine odayı değiştirirken aslında herşeyi de değiştirmeye çalışır.

Film boyunca hava koşulları sürekli değişir. Bir an kar bir an dolu bir an yağmur yağar... bütün mevsimler bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçiverir. Hayvanlar ölüm kesinleşince sakinleşirler ama insan sakinleşmez... Claire kaçmaya çalışır kocası intihar eder. Justine ise işiyle eşiye hayatla bağını çoktan kesmiştir. 

Claire son bir çabayla ölümlerini düzenlemek ister ama kardeşi buna karşı çıkar ve ölüm onları ağaç dallarından örülü bir ilkel çadırda bulur...

Yönetmen ruhumuzun iki yarısını; maddi ve manevi yanımızı, hayatla olan bağlarımızı düzen tutkumuzu sorgularken aslında sonumuza da bakıyor... İnsanoğlunun sonu en önemli sorunumuz belki ama en çok geçiştirdiğimiz şey de aslında o... Ve sanırım yaşamımız ne kadar steril olursa olsun elimizi tutacak birine ihtiyacımız var... 

Sonra kış gelir... Üstümden geceleri yorgan düşer.. Üşürüm, kıvrılırım ama uyanamam... o bilinçle uyumaya devam ederim: üşüyorum aç gözlerini artık...

16 Eylül 2011 Cuma

SHAKESPEARE VE KOALA






Gider gitmez özlenene...
Üstümüze yağan bu kaçıncı yağmur?… ıslandığımız, pencereden seyrettiğimiz kaçıncı yağmur?… her yağmurda bir önceki, ne kadar uzak geliyor insana…o zaman anlıyorsun; yağmurun senin olduğu an, tenine değdiği o andır… sonrası tatlı bir anı… toprağın ve bitkilerin kokusundan, ıslanmak duygusundan doğan, geçmişin tüm yağmurlarını içinde taşıyan bir bellektir her damla… yağmur şimdi uzakta olanların, porsukta tazelenen umutların, kokusunu taşıyor…saçlarıma düşen her damlada onun gülüşü saklı… yağmur bir hatırlatıcı, ne kadar özlendiğinin bir hatırlatıcısı…kendi kalbimize, içimizde münzevilik yakıştırmışken, yağmur bütün sıradanlaşan şeyleri tekrar alıp Shakespeare’de ki gözlere ışınlıyor… münzevi kalp titriyor ve her üzerine düşen damla dumanlar çıkarıyor.. kalp yağmurdan daha soğuk ve yağmur kalpten daha sıcak çünkü.. ve o zaman anlıyorsun ki ne kadar çok şey perdelese de “sevgiyi” o seni gelip buluyor… dünyanın en güzel gözleri çok özlendi…







3 Eylül 2011 Cumartesi

AŞKIN RENGİ

kızıl'a...





"Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta..." Ahmet Haşim









Sabah…

Güneş doğuyor ve sen kıpkızıl gökyüzüyle aklıma düşüyorsun…

Cut geçiş;

Hemen yanına geliyorum, uzanıyorum, sessizce, sen uyuyorsun…

Akşam…

Güneş batıyor ve sen kıpkızıl gökyüzüyle aklıma düşüyorsun…

Mix geçiş;

Gökyüzünün kızılı kaybolurken karşımda sen beliriyorsun….

Gece…

Saçlarının kızılıyla gökyüzünün kızılı karışıyor birbirine…

Superpose;

Aklımda gökyüzünün kızılıyla saçlarının kızılı birlikte…

Ve tüm kızıllıklar yitip giderken, karanlığa fade olurken, ruhumda bir bilme hali doğuyor; kalbimde kelimeler beliriyor:

Cg;

Sen benim kızıl rüyamsın; her sabah seninle doğuyorum ve her akşam senle batıyorum…

Sonuç;

Her gece mağaramıza gelip uyuma sebebim… alice, beyaz tavşan ne kadar bağlıysa birbirine biri olmazsa diğeride olmayacağından ve elbette bir hikayede olamayacağından ve bir deli atlar tavşan deliğine değil mi?

Sen alice oluyorsun ben tavşan ve bazen sen tavşan ben alice…

iyi ki öyle yoksa anlatacak bir hikayemiz olmazdı değil mi?