14 Kasım 2009 Cumartesi

KÖTÜ YAZI

ben bir falcı mıyım bilmiyorum...her daim bildiklerim oldu bilmemem gereken şeylerden ...derler ki yazmak konusunda, onun motive ediciliği konusunda, ölümdür en büyük motivasyonu...ölümü yenmek..bir nevi ölümsüzlük arayışı işte... benim için çoğunlukla anlatamadıklarımı anlatabilme biçimi...bir gülten akın şiiri okudum bu sabah...
bu bir çarpışmaya benziyor
bütün gün bütün gün çarpışa çarpışa
kentin ağır sularında
herkes yaralı
erkekler
kanına alkolden kıymıklar batıran
erkekler doğuyor çılgınlıklarından
kadınlarsa
kapatıp kendilerini rahimlerine
sırlarıyla oynuyorlar
kent bitti..(gülten akın)
bende kapatmak kapatılmış olmak konusunda düşünüyordum uzun zamandır... sanırım kendimi hep dışarıda hissetmemin nedeni bu.. bu tip vehimler...erkek beynini kemiriyor sanırım..bu cinsel organlarla da ilgili olabilir...kadının karanlık dehlizleri ve erkeklerin aleniliği...bir biçimde bir kuyuya inme duygusu her kadında hissettiğim bir duygudur benim..
bu daralma duygusu ve derine inme ışığı kaybetme korkusudur belki de erkek çılgınlıklarının nedeni..ya da çocukluklarımızın...kadın erkek konularında uzman olduğum söylenemez.. genellikle elime yüzüme bulaştırmakta başarılıyımdır ben...aşka insan kendini kapatır...bunu en çok kadınlarda hissediyorum ama..buna doğru insanı bekleme süreci deniyor..öyle biri varsa eğer elbette...kadınlar kendilerini bir salyangoz gibi kabuğuna çekerken ya da bir kaplumbağa gibi...erkek tam tersine daha çok dolaşıyor...savuruyor kendini..deniyor...hangisi doğruyu tartışmıyorum...sadece böyle oluyor..
kapıyorsun kapılarını ve örtüyorsun perdelerini yaşam belirtisi göstermiyorsun...ve bekliyorsun.. bir örümcek bekleyişi sabrıyla belki...öykünün benzer yanlarında iticilikler var... ama kadın lar yaralandıklarında...duruyorlar.. ve kararlar alıyorlar..
erkeklerse daha fazla savruluyorlar...daha fazla kadın daha fazla savaş...daha fazla yara...bu kadar çok kadının yaralı olması da bundan sanırım bir erkek birçok kadını yaralamayı başarıyor nüfusları az olsa da....
bu da kötü bir yazı...ne demekte olduğumu biliyorum..kapama kendini çekme benden elini demek değil..sen tekrar tüm korunmasızlığınla çık ortaya demek de değil..bir erkek çılgınlığı bu belki de...ama kapıyorsun kendini biliyorum..ve korkarım bazen insan savunmasının nasıl düştüğünü anlamıyor bile...
ben senle çarpışmak istemedim hiç..ve o panik duygusunu bir kadının yanında yaşanan her erkeğin bildiği ama çoğunlukla anlam veremediği o panik duygusunu yaşadım da...tüm saçmalıkların temelinde o var zaten... ego değil bu...kaybolmaktan korkma... içinde yitmekten tedirgin olma...kopuk kopuk bir şeyler işte sadece hayatın izlerinin peşinde yazıldılar..bu da bir kötü yazı...kapanma demem lazım ama kapandın bile...ya da hep kapalıydın..ama bir kuyuda kaybolmaktan korkan küçük çocuğu anladığını biliyor ve kraliçe arı ya da karınca duruşunla tebessüm ettiğini biliyorum.. tüm erkekler yarışırlar ama bir erkek kazanır ya onların dünyasında..kraliçe hep aynı yerde durur erkekler değişir hizmetkarlar değişir...kadın bekleyendir erkek kuyularda kaybolan...
o yüzden kelimelerle isimlerle uğraşmamalı insan...hayat bize yeterince yafta veriyor zaten.. sevgili olmadan da resmen olunur sevgili..dostum demeden de dost olunur..sürekli keliemelere yapılan vurgular içini boşaltıyor herşeyin...aşkın da sevginin de dostluğunda..
sen kozasında saklanan kız...anlıyorsun mu beni sahiden...telve okumam yanlışlıklarla dolu işte.. anlamam falcılıktan demiştim:) iyi bak kalbine...

KÖSTEBEK

KÖSTEBEK

-özel olana-

“bana alabileceğimiz biçimlerden söz etme sakın, bir çiy damlası getir nilüfer yaprağında” lale müldür (aklımda kaldığı kadarıylaJ

Bir tünel kazıyorum ben… kelimelerle eşeleyerek, kazıyarak bir tünel kazıyorum…ve farkındasın sende biliyorum hayat dediğimiz şeyin ya da ondan bize düşen alanın aslında ne kadar dar ve karanlık olduğunun…yıldızları görebiliyor musun mesela? En son ne zaman şöyle bir temiz hava çektin ciğerlerine?…karanlık ve alacalı bir dünya burası…ve bize bu dünyada madenciler gibi çalışmak düştü…öyle ki yeryüzüne bir daha çıkmanın yasak olduğu bir yer burası.. işte o yüzden de insanlar artık kalplerinden çok elleriyle görür oldu.. tenleriyle fark eder oldular... çünkü bunca karanlıkta ancak en yakınındakine uzanır ellerin… ve dokunabildiğinin varlığına inanabilirsin… hırslarımızla arzularımızla yarattığımız dünya burası ve burası insanların dünyası ahir zaman rüzgarlarının estiği…

Ve ben bir köstebek gibi tüneller kazdım…. Gökyüzüne…rüyalara…sana…yıldızlara..güneşe…hepsi kelimelerle kurulu tüneller… okyanusa atılan şişeye benzetiyorum yazdıklarımı… okurunu aslında tanımadığım ama bir biçimde karanlığın ve aslında nefes alamadığımızın farkında olan bir okurun okuması için…o şişeyi bulup denize atmak ya da o kelimelerin peşinden gitmek en azından bir şişeye de kelimelerini koyup atmak en azından yazarak .oktan bir dünyada yaşadığını haykırabilmek… o yüzden yüzlerce kişi okumuştur yazdıklarını o şişedeki…ama kaçı bilmiştir kaçı gelebilmiştir ada’ma?…. sayılar çağında sayılar önemli biliyorum… ama hala nitelik önemli işte…ki o karanlıktan o yapış yapış dünyadan mutlu o kadar insan varken..kelimelerle girilen çabalar aslında komik de kalmıyor mu?... işte o yüzden bir yüzüm yok burada…ve o yüzden bir kimliğimde…

Hala kelimelerle kendine yollar arayan, yıldızları özleyen aslında hiç de öyle çok insan yok…her şeyin ayağa düştüğü bir çağda elbette kelimelerde büyülerini kaybettiler… tılsım yok artık… tılsımlı sözlerde…kapılar açan açıl susam açıl dediğinde kavuşulan hazineler yok artık…

Bu satırları yazan çocuk kaybettiklerimizin çok ama çok farkında olarak yazıyor…ama bambaşka bir okyanusta bambaşka bir adada yalnızlıkla kuşatılmış senin verdiğin ses gibi sesler çok az…ve ben o seslerden ne kadar çok bulursam o kadar mutlu oluyorum…belki de şişedeki mektubuma böyle de cevap verilebilir…

“ahhh yavrummmm hiiii ii diilsin sennnnn:)yazıkkkkkkkkkk... sen yalnız ve resme bile sulanabilen bi zavallısınnnnn üzüldüm bak şimdii kopyalanmıyomu kopyala her su içetiğinde bakarsın resme:) “

Bu benim açıl susam açıl’ıma bir cevapJ bana seni getiren kelimeler…onda böyle bir tepki yaratıyor:)..aslında hüzünlü belki de… ya da belki de hikaye budur yaz’ılmalar diyarında yazma’nın acısı…kelimelerimi okumuş çok kişi var…ve çok kişi daha olacaktır da…

İnsan her şeye cevap vermeye çalışınca hep bir şeyleri unutur belki de en önemli soruyu ve cevabı… paylaştığım her kelimem sadece sana özeldir…aynı şeylerin aynı kelimelerin bambaşka tepkilere yol açtığını bizzat yaşayan biri olarak bunun böyle olduğunu bilmeni istedim…

Viva la vida yaşasın hayat demek… sanırım önce frida kahlo bir resminde kullanmış bunu.. sonra ricky martin bir şarkısında…ve elbette coldplay son albümlerinde…hangi hayat sence yaşaması gereken…

Bir tünel kazıyorum ben… kelimelerle eşeleyerek, kazıyarak bir tünel kazıyorum…ve bu tünelin nereye varacağını bilmiyorum ama güneşe yıldızlara varsın diye yazılıyor her kelime… ve o yolda karşılaştığım için seninle….şimdi daha umutluyum hayattan…viva la vida… gültekin

MAVİ BALİNALAR

Fındıklar vardır...umutla kırdığın..ama içi boş çıkan...senden önce fındık kurtları boşaltmıştır içini...bazen yazmak da böyle..kalem kağıt herşey yerli yerindeyken başını iki elinin arasına alırsın ve bir bakarsın ki yazamıyorsun... bir yanın yani kalbin yazmak ister içinde taşıyamadığını düşündüğün yükler vardır...ama olmaz...başını blender’a atarsın olmaz.. sonra meyve sıkacağı gelir aklına bir de orada beynini sıkmayı denersin ama gene olmaz...işte içi boş fındık kompleksi... hani derinlerde bir yerlerde kendine bir yeraltı ırmağı için yol bulan ve yavaş yavaş kaybolan göller gibi...Sahi bizim fındık kurtlarımız kimlerdir ya da nelerdir?... en güzel yastıklarda yatırdığımız başlarımızın içini kim kurutmaktadır?... çalışmak denen garip hiyerarşik düzen, sıradanlıklar, iş dediğimiz ve bizden bizi çalan şey yalnızca bunlar mı...bazen mutluluk da çalar kelimeleri... faili çok olan bir cinayettir yazamamak..öyle durumlarda oturup yazmayı neden beceremediğini yazmak bence en iyisi...tıpkı şimdi benim yaptığım gibi...Necip fazıl’ın dizesidir belki özü: “kustum , öz ağzımdan kafatasımı”... Ama en güzeli kağıda düşen kelimeleri bir daha hiç okumamak...ve bir yerlerde okunduğunu bilmek...ve anlaşıldığını da...iyi ki oralarda bir yerlerdesin okur...sen de bilirsin içi boş fındıkları, biliyorum....bu yazıyı yazdıktan sonra başıma iyi bir hediye vermek istiyorum: kaz tüyü yastık almak....pamuklara saramasamda kaz tüyü yastıklarda yatırmalı onu... bu yazı kaz tüyü almak isteyen birinin saçmalamaları diye de okunabilir...fındık hasatından fındık kurtları yüzünden yeterince verim alamamış bir çiftçi olarak da.... yitip giden gölün arkasından ağlayan bir balıkçı...ya da bir kentsoylu’nun sıkıntısı diye de...ama sen okur biliyorsun ki bunları yazan çocuk sadece senin için yazıyor....aradaki köprünün yitip gitmemesi için...kelimelerle kurulan köprüye yazıldı bu...diğer yakada, diğer adada, diğer kıtada, diğer gezegende, diğer galakside durana...belki bir otomobil almalıyım, belki de yümeyi öğrenmeliyim belki de koca bir transatlantik’e binmeliyim, ya da astronot olmalıyım, veya kendimi dondurup galaksinin birine doğru uzay gemisiyle yollatmalıyım... bunlar da insani ve çoğunluğun uygulayacağı çözümlerdir...ama ben kendimi bir mavi balina gibi hissetmeye devam edeceğim karşında...biliyorsundur mavi balina sadece mırıldadığında bile 16000 km. öteden duyulurmuş...işte bu benim mırıldanma şeklim ve bunu ancak dünyanın neresinde olursa olsun sadece başka bir mavi balina duyup anlayabilir...mırıldandım duyuyor musun beni mavi balina?Ve “kustum, öz ağzımdan kafatasımı” sessizce...evrene rahatsızlık vermeden, bunun için özür dileyen bir tabela asmadan...şimdi hamlet gibi elimde kafatasım...ve ben ona ne diyeceğimi bile bilmiyorum:...sen kendine baktığında ne söylersin...bunu ancak bir mavi balina bilir...yaşayan en büyük memeli... belki soru şudur şairin sorduğu şey...neden ben gezdirmeliyim ense kökünde kainatı? O yüzden susuyorum ben...küçük yalanlarına inasanların, duyarsızlaşıyorum küçük oyunlarına içime dönüyorum...yüzümde bir tebesssümle..biliyorum diye haykıran... kendini bir fındık gibi hissetmek nedir bilir mi sahiden bir mavi balina? Küçük insanların gürültülü bir biçimde dünyayı yok edişine bakıp da yüzmeye devam eder mi mavi balina? Ya da onların güzel kokmaları için parfüm olmak için öldürülmeye razı mıdır mavi balina?...ağlamadan sızlamadan onurluca ölmekdir belki en büyük ders... duyuyor musun hiç seslerini mavi balinaların...gezegende onlardan daha güçlü bir ses yok ve onlar sessizce ölüyorlar avlanıyorlar...insanların insanlarla insanların doğayla doğanın doğayla hesaplaşmasında kara deliklerce yutulan küçük gezegenlerin yıldızların hesaplaşmasında yargıç kim olacaktır? kara koyunun ak koyundan hakkını istediği zamanda mavi balinanın yaşama hakkını istediği zamanda insani bir adalete sığınılabilir mi...tanıdıklarını korumaya meyilli olana yani...aslında kısacık bir yazıydı bu... fındık kabuğunu doldurmayacak kadar ufak... belki hayat denen şeyden haklarımızı istediğimizde mavi bir balinadan avukatım olmasını isteyebilirim... ey mavi balina biliyorum duyuyorsun...senin için mırıldanıyorum... ve biliyorum sen de benim gibi kalbinde bir sızıyla yüzüyorsun...kalp ağrısını biliyorsun sen...Duyuyorsun biliyorum... gültekin 09.31 (06.08.2008)

KURUTULMUŞ MEYVELER

KURUTULMUŞ MEYVELER

Eski ya da yeni… aslında kelimeler üzerine bırakılınca kağıdın, ne önemi var artık zamanın… belki kalıcılıktır yazıyı bunca büyülü kılan… Şimdi sen yeni bir günü yaşıyorsun… bugün aslında pek farklı değil diğerlerinden ama işte şimdiki zaman diyorlar ona el’an… Şimdiki zamanı dolduran bir hediye düşlüyorum kelimelerini benimle paylaşana… bunu uzun zamandır düşlüyorum… Bu hediye için beklemek gerekli… Zaman gerekli, güneş gerekli… O zaman anlamalı mevsimi, soğuğu ve sıcağı insan… Kurutulmuş meyvelerden bir sepet… Doğum günün gelince hediye edilecek bir sepet kuru meyve.. İçinde incirden kayısıya, üzümden elmaya kurutulmuş meyveler olsun istiyorum.. Ellerimle toplamak, ağaçlarına tırmanmak, düşme korkusunu içimde taşımak ama gene de tırmanmak ve topladığım meyveleri güneşe serip kurutmak istiyorum… İçinde bolca güneş…bolca rüzgar olsun ve elbette bir de yağmur… ağzında erirken o rüzgarı o güneşi duyumsa istiyorum… Ve meyvelerin üzerinde ellerimden geçen sevgim olsun… korkularım, telaşlarım, hayallerim olsun… Eline aldığında duttan sana geçsin bütün duygularım…öyle ki dutu sevmediğimi ama senin için topladığımı eline alınca hissedebilesin.. sana bir gün doğum günün gelince meyvelerden bir sepet hediye etmek istiyorum… içinde tek sevmediğim meyvede olsun: dut… kokularıyla geçmiş yazın hayali gelsin hatrına… kaybedilen günlerin anısı… bir nehir kıyısında oturmayı hayal ettirsin sana… aşkın benimle üşümek olduğunu duyumsatsın sana, yanmaktan çok… tatlarıyla geçmişin tüm mutluluk hayalleri ve hayaletleri üşüşsün üstüne.. kaybedilmiş bir dost, akraba, sevgili… sonra hüzünlü gözlerle sepetin içindeki karta bak… benimle kelimelerini paylaştığın zamanlarda çilek kokuları saçan kız; doğum günün kutlu olsun… belki erken belki geç bir doğum günü mesajı bu…belki de şimdidir yeniden doğduğun gün… kurutulmuş meyvelerin arasına sıkışmış kelimelerim… doğum günün kutlu olsun…belki dündü, belki bugündü, belki yarındı…. Sana yazarken kurutulmuş meyvelerin kokusu hala burnumda… Ve sahi hiç vişne gördün mü pazarlarda… ben bir türlü denk gelemedim… dudaklarımıza vişne bulaşmadan o mevsim yaşanmış sayılmaz değil mi?… vişneye benzetmeyi severim dudakları ben kirazdan daha çok:) çünkü yaşamak daha çok vişne tadındadır…uğruna ölünen aşk da dudaklarda gözlerde vişne tadındadır.. doğum günün kutlu olsun…belki dündü, belki bugündü, belki yarındı…. 08.07.2008 Salı (15:01) gültekin…

AĞLAYABİLEN ADAMLARA

AĞLAYABİLEN ADAMLARA


Modern zamanlar bizden kadınları çaldı…çocukluğu ve ilk gençliği 80’ler de geçen ben, kadınların gerçekten başka bir dünyadan geldiğine inanırdım..
Ve inanılmaz kırılgan,saygın gelirlerdi bana her biri…kötü olan erkeklerdi,kadınları kandıran, ağlatan ve üzen..ama zaman öğretti bana..
Erkekler ağlıyordu..kadınlar bir tank gibi acımasızca yollarında ilerliyordu..ve o tankı onlar kadar güçlü olan, durdurabilirdi..bu benim en büyük hayal kırıklığımdır..
beyaz atlı prenslerin, aslında prenseslerin olmadığı gerçeğiyle yüzleştiklerindeki acı..hani onu öpecek kız olmadığı için sonsuza dek kurbağa kalmak gibi.. ve geceleri ağlayan erkeklerin gözyaşlarında boğulur tüm masallar.. bir kadının sevgisine evreni verebilecek adamların gözlerine bir kez bile bakmayan gözler yüzünden acıdan kıvrandığı zamanlar şimdi..gözyaşları artık erkeklerin ve korkunç kahkahalar kadınların…film tersine ne zaman döndü bilen var mı?
Masallar prenseslerin ellerinde ölür…acısı boğazımda düğümlenir..
Bu acı kadınları da kaybetmenin hüznü..erkekler zaten yitmişti çoktan..hani dizlerine başını koyduğun ve elleri saçlarında dolaşan kadınlar…
Kim çaldı masumiyeti bizden? kim öğretti bize zalimliği? bilmiyorum…
Bu satırları bir erkeğin ellerinden çıkmış gibi okumamalısın..çünkü yiten kadınlarla yitiyoruz bizde..
Öldü masallar ve bu yazı masallara bir ağıt..içinde kekelemelerim olan bir yazı..cümle kuramıyorum artık..geceleri yalnızlıklarında ağlayan erkekler,gülmeyi unutan kadınlar ve yok olan masallar…hepsi bu! Masallar prenseslerin elinde can çekişirken erkekler yorganların altında saklanırken, sihirli fasulye tanelerini arıyorum ben hala…
Her şey ve kimse değişmiyor…hayat değişmeyecek ve değiştiremediklerini kabullenmeyi öğren…ve sende öğren..hala içinde masal olan kız sende öğren..masallar prenseslerin ellerinde ölür ve erkeklerin korkak elleri diriltemez onu…

MELAL

MELÂL


ahmet haşim’in bir lafı vardı.. melali anlamayan bir nesle aşina değiliz..melal..önemli bir duygu.. usanç demek.. ıssızlık.. usanmışlık.. sardığında ruhunu insanın.. hani gidesi geldiğinde.. durası geldiğinde öylece olduğu gibi.. bu duruşu anlamalı etrafı insanın.. ama biz seviyorsak her gün yeni sevgiliymiş gibi olmak zorunda hissediyoruz.. aralıklarımız yok bizim.. fasılalar yok..yoğun yaşamak diyorlar ama derin değil..durup etrafımıza bakmadan sürüklenip sonunda tüketiyoruz herşeyi..hani dolarsın ve bağırmak istersin..bir uçurum ararsın.. bağırabilmek için.. işte sen o uçurum gibisin.. galiba bağırdığım bir yersin sen boşaldığım bir yer..bu herşeyden önce bir özgürlük alanı benim için.. senin varlığın bu her şeyden önce..sen özgürlüksün.. sorumsuzluk.. ve kocaman bir derinlik içine istediğim kadar boşalabildiğim ve beni reddetmeyen.. sen çok değerlisin demeyeceğim.. ya da farklı.. sen benim için varsın.. sen ıssız yerlerimde bile.. hani bacağını bile göstermekten korkan bir çocuğun.. çırılçıplakyanında dolaşmaktan utanmayacağı çekinmeyeceği biri.. ve hep kafamın içinde bir uğultu.. sanki içerde tv açık ve karıncalanmış ama o ses içeri geliyor.. o hışırtı..ve sen kapatmaya üşeniyorsun.. hayat böyle bir şey.. dokunamıyorsun.. ve bazen güçlü bazen güçsüzo ses hep kulağında.. bazen senin tek hakimin o oluyor.. galiba.. biz buyuz.. ıssızlıklarımızda saklanan küçük çocuklar.. bazen tanımadık seslerin değil tanıdık seslerin korkuttuğu çocuklar.. ben seni korkutuyorum.. çünkü sende beni korkutuyorsun..çünkü biliyorum ki içimi tanıyorsun.. sen benim koordinatlarımın farkındasın.. coğrafyamı biliyorsun.. beni uzaydan görebiliyorsun.. ve bende seni.. ürkekçe yürümemiz ondandır bu kadar yakınken bu kadar uzak durabilmemiz de...kelimeler dünyasında.. dimdik durabiliyoruz belki .. ama yaşarken bu kadar dik olamıyoruz..senin öykünün benimkiyle kesişme noktası bu sanırım..evet kalabalıklar içinde yürüyoruz.. ama içimizde bir rüya saklıyoruz.. ve o rüyada da yürüyoruz aynı zamanda.. o yüzden hayatımızı çift yaşıyoruz.. o çelişkiyle yürüyoruz hayatın içinde.. o yüzden kelimeler daha çok incitiyor bizi.. vurdumduymazlıklar daha yıkıcıo yüzden.. çünkü bu dünyadan başkasının da mümkün olduğunun farkındayız.. insanlar bunu çok istemese de.. o yüzden daha bir ürkek..daha bir tedirgin bizim ruhlarımız...evet yaşadığımız hayatta sürünmek dokunmuyor.. incitilmek de... ama rüyalarımıza dokunulduğunda... yıkılıyoruz biz.. çöpten bir evde yaşasak yıkılmayan ruhumuz... küçücük bir kahkahayla yıkılıveriyor.. ciddiye alınmadığımızın farkındayız rüyalarımızın ve bizim.. ama gene de...biliyoruz ki ciddiye alındığımız diyarlar var..o yüzden tedirgin ruhunla bir hayalet gibi ruhumdan süzülüp geçen kız bil ki fark edildinürperdim ben..tüylerim diken diken oldu..sen gittikten sonra bile o duyguyu arayan biri olarak kalacağım ben..içimden geçerken bıraktığın izleri takip edeceğim..biliyorum sorumluluklar korkutuyor bizi sözler vaadler...yeminler..hepsi korkutuyor bizi..ama bil ki 6 milyar yüreğin attığı bu dünyada..tek bir yürek seni hep özleyecek...sen bir meltem gibi esip geçmiş olsan da ...her sabah bu çocuk deniz kıyısına gidecek ve bekleyecek aynı meltem essin diye...hiç yazmasan da...hiç okumasan da beni.. anlamasan da...yürüdün topraklarımda..yüreğimde ayak izlerin...saklı...ve gözlerin...şimdi melali anlamayan nesiller çağında...derin bir usançla dönüyorum içime... kendi ıssızlığıma...biliyorum ki sen anlıyorsun beni..herkesten çok...hala çiçek kokuları var...ruhumda.. seninde kokladığını bildiğim ... adamlar gider gelir..rüyalarda... ama kalır izleri kokuları....sen bendeki en derin izsin.... yüzdeki yara gibi... hiç geçmeyen... kalbimdeöylece derin bir iz var.. senden kalan tek şey bu bana...derin bir yara izi.... bıçakla açılmış....ve geride bir çocuk bıraktın ürkek gözlerle BAKAN ama yüreğindeki yara izini..yüzü yaralı bir korsanın gururuyla taşıyan bir çocuk...yahya kemal dizesi gibi belki herşey..“Körfezdeki dalgın suya bir bak göreceksin;Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;Mehtâb... iri güller... ve senin en güzel aksin...Velhâsıl o rü'ya duruyor yerli yerinde! “
(13.06.2006)

METEOROLOJİ İSTASYONLARI

METEOROLOJİ İSTASYONLARI



Hani kış şimdilerde bahara ait zamanları işgal etti ya … geçen sene bahardı, çiçekler açmıştı.. Magosa’da Akdeniz’e doğru bir hançer gibi uzanmış iskelede yürümüş güneşin batışına bakmıştık.. o son ilk baharmış nereden bilirdik.. kış ve yaz baharları yuttu artık..
Evet bir zamanlar bahar vardı.. kış ve soğukla örtüyor en sıcak anılarımızı şimdi..
Mevsimleri düşünmeye başlayınca ister istemez meteoroloji istasyonları geliyor aklıma… çocukluğumun geçtiği Kartal’da çevresindeki yolların dört bir yanını sardığı yemyeşil bir adanın üzerinde bir meteoroloji istasyonu vardı.. yeşil bir adaydı bir kaya parçasının üstündeki… yüreğimden hep orada çalışma isteği geçen bir ada… Robinson ancak bir meteoroloji istasyonunda yaşardı bu coğrafyada yaşasaydı eğer..
O meteoroloji istasyonu otopark oldu. Ben de meteorolog olamadım zaten.. hala Göztepe Feneryolu arasında tren yolunun yanında bir meteoroloji istasyonu var.. hala gökyüzünün farkında olduğumuzun bir göstergesi olarak öylece duruyor..
Ve ben hala o meteoroloji istasyonunun yanından geçerken çocukluğumun kokuları, sesleri, hayalleri yakalıyor beni… o zaman anlıyorum kadınları: kokudur her şey…
Ve o yüzden , yazdım sana bunları; krizantemler, lilyumlar, leylaklar, menekşeler ya da sarı laleler tercüman olamaz kalbime.. sana bir tek cümle veriyorum kokla diye: seviyorum seni…(*)

Neden yağmuru yazıyorum sürekli, biliyorsun artık.. ve neden yağmur, dolu, kar, rüzgar, bırakmıyor bizi anlıyorsun değil mi?
Meteorolog olmak isteyen bir çocuğun, o meteoroloji istasyonu adlı adada yaşamak isteyen çocuğun hayalleri yüzünden…
Sende o kokuları duy diye yazdım her şeyi…
Papatyaların ve toprağın ve havanın ve hepsinden önemlisi sevgimin kokusunu duy diye…
07.05.2006

(*)bu bölüm sms olarak yazıldı.. 02.05.2006