ÇİRKİN TIRTIL
ben çirkinmi çirkin bir tırtıldım... ona rağmen sevdim dünyayı...
dünya beni sevmesede.. ve sevgimle yürüdüm dallarda,
toprağın üstünde... belki sürünmek gibi geldi sizlere..
ama ben nefes aldığım için mutluydum.. belki beğenmezsiniz
çirkin tırtılların trake solunumunu, ama inanın bu dünyanın
sevilmeye değer olduğunu anlayacak kadar nefes alıp verdim..
sonra sevgimi vermek istedim ama o sevgiyi alacak bir
yürek yoktu... o kadar yoğunlaştı ki yüreğim.. biliyorum
gülüyorsunuz içinizden bir tırtılın yüreği olur mu diye..
küçükte olsa sizinkiler kadar büyük bir yüreğim var
benimde.. o kadar yoğunlaştı ki yüreğim durdum..
ve içime döndüm.. bir koza örmeye başladım etrafıma...
sevgimden ördüm bu kozayı.. dışarı çıkmamam çok az kaldı..
ama kupkuru bir kozayken içinde ne saklı olduğunu
bilmeden sevildim ben... şimdi onun için en güzel
renklerden kanatlarım olsun istiyorum.. hiç görmediği
yerlere uçalım istiyorum onunla.. ama hepsini saklı
kaldığım kozanın içinden ona söyleyemiyorum... ama bilsin
diye yazdım, onu ne kadar çok sevdiğimi... güzel sesli kız
beni kozamda sevecek kadar büyük yürekli kız..
bir tırtılı bir kelebeğe dönüştüren şey senin sevgin..
sevginle beni dönüştüren kız; seni çok seviyorum..
o yüzden gökkuşağı renklerinden kanatlarımla senin için
uçacağım gökyüzünde.. belki porsuk çayının kenarında
görürsün beni.. bir tırtılı kelebeğe dönüştüren güç
sevgide gizli.. sevgimse senin sevginde...
gökkuşağım gözlerini görmeyi çok özledim...
"Edebiyat, peşindeki iri gri kurtla bir çocuğun Taş Devri vadisinden 'Kurt, kurt!' çığlıklarıyla koşarak geldiği gün doğmadı; edebiyat, bir çocuğun 'Kurt, kurt!' çığlıklarıyla peşinde kurt olmadan koşup geldiği gün doğdu." Vladamir Nabokov
14 Kasım 2009 Cumartesi
DENİZ KIZI
DENİZ KIZI
yazarak anlatmayı denedim kendimi çünkü konuşamazdım ben önceleri..
hep dilim lal olurdu bir anda.. konuşurdum herşeyi ama aşk sözkonusu
olduğunda dilsizlik sarardı beni.. dilsizlikten çok çektim..
ve çektiler dilsizliğimden.. eskimoların yaşamsal sorunları üzerine
konuşabilirdim ama aşk anlatılamazdı bence..aşka dairde konuşurdum
aslında.. söz konusu olan benim aşkım olduğunda.. susardım..
derin bir sessizlik sarardı beni.. konuşmak için çabalayan ama garip
sesler çıkartmaktan öteye geçemeyen bir çocuk olurdum ben...
hala biraz öyleyim.. sonra yazarak anlatmayı seçtim ben..
yanyana oturduğun kıza ve onun için deli gibi kalbin atarken 3.sınıf
bir yabancı gibi davranırken.. yazın bir yerlerden yardıma koşardı...
o yüzden yazdıklarımın ilk anlamı kendimi ifade edişim..
ben beni anlatıyorum.. tıpkı şu an yaptığım gibi.. peki okuyan ne yapıyor
onu bilmiyorum.. galiba bu birazcık kelaynakları seyretmek için urfaya
gitmek gibi bir şey beni okumak kelaynaklara bakmak gibi..
o yüzden anlıyorum... kendimi de seni de.. bu kişisel sorunlarım
bölümünü hızlıca geçmeliyim aslında ama tüm anlattıklarım tüm
yazılarım için bu başlığı kullanabiliriz kişisel sorunlarım...
bir an hatırlıyorum bir rüya gibi herşey.. yaşam bir rüya..
içtiğim sular.. yediğim yemekler.. yürüdüğüm yollar.. sevgim...
hepsi bir rüya sanki.. sadece sonsuza yürümek için..
aşkı kullandım ben.. aşk bir araç galiba.. amaç değil...
aşk bir taşıyıcı.. sizi kainatın başka yerlerine taşıyan..
başka boyutlarıda görmenizi sağlayan.. ve yürürken ayaklarınızın
altından geçen karıncalara dikkat etmenizi sağlayan kelebekleri
görmenizi sağlayan bir dönüştürücü.. fakir ama çocuğunun sıcaklığıyla
boynuna sarılmış elleriyle yürürken o kadının gözlerindeki mutluluğu
yakalamanı sağlayan.. zamanı sanki yavaşlatan bir farkettirici aşk..
sahi başka birinin gözlerinden bakmayı başka ne sağlayabilir ki..
zaman yavaşlıyor aşk varken.. aşkla yüzerken bu böyle..
sanki dingin hafif meltem esen bir göl yüzeyinde sırt üstü yüzer
gibisin hatta sürüklenir gibisin aşkı yaşarken.. belki farketme
nedenin de bu zaman ağırlaşıyor... aşk bu yüzden yüce! zamana
bile söz geçirebilirsin.. zamanın ve mekanın üstüne çıkabildiğin
andır aşk.. ben kendimi.. bir kuğunun peşinde aşkı ararken
buldum önce... kuğu kör etti beyazıyla.. ve gitti.. sonra bir
gelinciğe aşkı anlattım.. aşkı bir gelincikte buldum..
ama o bana gelincik kanından bir zehir enjekte etti.. kalbimi felç etti..
beni felç etti.. gelinciklere dikkat edin ve kuğularada..
onlarla benim dönüşebileceğimiz bir alan yoktu belki..
bizim uzayda birlikte yer kaplamamız mümkün olmadı işte..
ve sonra sen geldin.. deniz kızı... kalbinde bir sürü oda vardı..
kapılarında paslı kilitlerle kapalı.. ve ben hepsini tek tek açtım..
her sözüm her kelimem bir kapı açtı... sen zaman istedin benden..
birazcık zaman.. bense.. artık yolculuğun başlamasını istiyorum..
ama yine de bekliyorum seni.. bütün kilitler bir denize atıldı deniz kızı..
kimsenin dokunmadığı yerlere dokunuldu kalbinde..
bu bir keşif gezisiydi sanki.. ben bir kaşif sen keşfedilmemiş bir ülke...
gözlerine hapsettim ruhumu.. çünkü ruhum kendisini artık sadece
gözlerinde özgür hissediyor.... şimdi kırkıncı odanın kapısında
bekliyorum ben.. aç diye.. ve gidelim diye.. biliyorum aşk korkutucudur..
alıştığımız hiçbir şley gibi değildir o.. ama deniz kızı ben suyun altında
nefes almak için sen karada yürüyebilmek için bir gece dolunayda
değişmek zorundasın.. ve dönüşme zamanı yaklaşıyor..
biraz daha zaman der gibisin ama ben gözlerini gördükten sonra
daha fazla tutamıyorum kendimi.. evinin pencerelerinden kapından her
yanından sana doğru akıp gelen beni farket... ve hisset..
saçlarını yalayıp geçen uçuran rüzgarım ben..
deniz kızı seni seviyorum beni duyuyormusun..
ve ilk kez bunu yüksek sesle de söyleyebiliyorum..
bunu duymak için beni zamana bırakma.. çünkü seni kaybetmekten
çok ama çok korkuyorum.. hep yanımda ol deniz kızı.. bak bahar geldi...
kalbindeki kırkıncı odada baharı saklamışsın.. kokusunu duyuyorum..
artık aç kapıyı... ve bu yalnız ruhu al içeri.. çünkü sen ona o sana ait...
ya da aşk sadece bir hayal olarak kalmaya devam etsin..
sahi herşey bir rüya mı yoksa... yüreğim ruıhum herşeyim armağandır
deniz kızına.. tek bir öpücüğüne.. çünkü o öpücük evrendeki tüm
kapıları açan öpücüktür.. öp beni deniz kızı... kainata saygılarımla...
ve sevgilerim deniz kızına...
yazarak anlatmayı denedim kendimi çünkü konuşamazdım ben önceleri..
hep dilim lal olurdu bir anda.. konuşurdum herşeyi ama aşk sözkonusu
olduğunda dilsizlik sarardı beni.. dilsizlikten çok çektim..
ve çektiler dilsizliğimden.. eskimoların yaşamsal sorunları üzerine
konuşabilirdim ama aşk anlatılamazdı bence..aşka dairde konuşurdum
aslında.. söz konusu olan benim aşkım olduğunda.. susardım..
derin bir sessizlik sarardı beni.. konuşmak için çabalayan ama garip
sesler çıkartmaktan öteye geçemeyen bir çocuk olurdum ben...
hala biraz öyleyim.. sonra yazarak anlatmayı seçtim ben..
yanyana oturduğun kıza ve onun için deli gibi kalbin atarken 3.sınıf
bir yabancı gibi davranırken.. yazın bir yerlerden yardıma koşardı...
o yüzden yazdıklarımın ilk anlamı kendimi ifade edişim..
ben beni anlatıyorum.. tıpkı şu an yaptığım gibi.. peki okuyan ne yapıyor
onu bilmiyorum.. galiba bu birazcık kelaynakları seyretmek için urfaya
gitmek gibi bir şey beni okumak kelaynaklara bakmak gibi..
o yüzden anlıyorum... kendimi de seni de.. bu kişisel sorunlarım
bölümünü hızlıca geçmeliyim aslında ama tüm anlattıklarım tüm
yazılarım için bu başlığı kullanabiliriz kişisel sorunlarım...
bir an hatırlıyorum bir rüya gibi herşey.. yaşam bir rüya..
içtiğim sular.. yediğim yemekler.. yürüdüğüm yollar.. sevgim...
hepsi bir rüya sanki.. sadece sonsuza yürümek için..
aşkı kullandım ben.. aşk bir araç galiba.. amaç değil...
aşk bir taşıyıcı.. sizi kainatın başka yerlerine taşıyan..
başka boyutlarıda görmenizi sağlayan.. ve yürürken ayaklarınızın
altından geçen karıncalara dikkat etmenizi sağlayan kelebekleri
görmenizi sağlayan bir dönüştürücü.. fakir ama çocuğunun sıcaklığıyla
boynuna sarılmış elleriyle yürürken o kadının gözlerindeki mutluluğu
yakalamanı sağlayan.. zamanı sanki yavaşlatan bir farkettirici aşk..
sahi başka birinin gözlerinden bakmayı başka ne sağlayabilir ki..
zaman yavaşlıyor aşk varken.. aşkla yüzerken bu böyle..
sanki dingin hafif meltem esen bir göl yüzeyinde sırt üstü yüzer
gibisin hatta sürüklenir gibisin aşkı yaşarken.. belki farketme
nedenin de bu zaman ağırlaşıyor... aşk bu yüzden yüce! zamana
bile söz geçirebilirsin.. zamanın ve mekanın üstüne çıkabildiğin
andır aşk.. ben kendimi.. bir kuğunun peşinde aşkı ararken
buldum önce... kuğu kör etti beyazıyla.. ve gitti.. sonra bir
gelinciğe aşkı anlattım.. aşkı bir gelincikte buldum..
ama o bana gelincik kanından bir zehir enjekte etti.. kalbimi felç etti..
beni felç etti.. gelinciklere dikkat edin ve kuğularada..
onlarla benim dönüşebileceğimiz bir alan yoktu belki..
bizim uzayda birlikte yer kaplamamız mümkün olmadı işte..
ve sonra sen geldin.. deniz kızı... kalbinde bir sürü oda vardı..
kapılarında paslı kilitlerle kapalı.. ve ben hepsini tek tek açtım..
her sözüm her kelimem bir kapı açtı... sen zaman istedin benden..
birazcık zaman.. bense.. artık yolculuğun başlamasını istiyorum..
ama yine de bekliyorum seni.. bütün kilitler bir denize atıldı deniz kızı..
kimsenin dokunmadığı yerlere dokunuldu kalbinde..
bu bir keşif gezisiydi sanki.. ben bir kaşif sen keşfedilmemiş bir ülke...
gözlerine hapsettim ruhumu.. çünkü ruhum kendisini artık sadece
gözlerinde özgür hissediyor.... şimdi kırkıncı odanın kapısında
bekliyorum ben.. aç diye.. ve gidelim diye.. biliyorum aşk korkutucudur..
alıştığımız hiçbir şley gibi değildir o.. ama deniz kızı ben suyun altında
nefes almak için sen karada yürüyebilmek için bir gece dolunayda
değişmek zorundasın.. ve dönüşme zamanı yaklaşıyor..
biraz daha zaman der gibisin ama ben gözlerini gördükten sonra
daha fazla tutamıyorum kendimi.. evinin pencerelerinden kapından her
yanından sana doğru akıp gelen beni farket... ve hisset..
saçlarını yalayıp geçen uçuran rüzgarım ben..
deniz kızı seni seviyorum beni duyuyormusun..
ve ilk kez bunu yüksek sesle de söyleyebiliyorum..
bunu duymak için beni zamana bırakma.. çünkü seni kaybetmekten
çok ama çok korkuyorum.. hep yanımda ol deniz kızı.. bak bahar geldi...
kalbindeki kırkıncı odada baharı saklamışsın.. kokusunu duyuyorum..
artık aç kapıyı... ve bu yalnız ruhu al içeri.. çünkü sen ona o sana ait...
ya da aşk sadece bir hayal olarak kalmaya devam etsin..
sahi herşey bir rüya mı yoksa... yüreğim ruıhum herşeyim armağandır
deniz kızına.. tek bir öpücüğüne.. çünkü o öpücük evrendeki tüm
kapıları açan öpücüktür.. öp beni deniz kızı... kainata saygılarımla...
ve sevgilerim deniz kızına...
ÖLÜ ANILAR KUTUSU
ÖLÜ ANILAR KUTUSU
(Çekilmiş acıların son yazısı)
Başın dizlerimdeydi..Elim elindeydi..Elini göğsüne bastırdın, elim elinleydi hala..Ben durdum, zamanda durmuştu benimle! Öylece durduk..Hala elim seninle soluk alıp veriyordu… ************************************************************************* Koca bir kutu getirdin bana..İçinde geçmişten kalmış fotoğrafların, yazıların olduğu..Hani içinde bana dair hiçbir şeyin olmadığı o kutu..Hani ölü anıları gömdüğün o tabut..Baktık hepsine ve okuduk hepsini.. *************************************************************************** Ölü anılar kutusuydu o..Ve ben senin yaşamının şahidi.. Evet “sen yaşadın” demem için oradaydım ben..Benim rolüm buydu:Şahitlik..Yaşadıklarına şahitlik yaptım ben..İşte o yüzden yaşanmışlıklarını biriktirdiğin o kutuda ben yokum..İşte o yüzden bana ait tek bir mesaj, tek bir mail saklı değil sende… *************************************************************************** Bana geldiğin zamanları hatırla..Sadece yalnız kaldığın günlerdi onlar..Evet sen geldin ve ben hiç hayır demedim..Kalabalıklar seni kuşattığında sahtelikler seni sardığında ben hep unutuldum..Ta ki yalnızlık seni yakalayana kadar..O seni yakaladığında sende beni yakaladın..Ve anlattın.. Mutlu olduğun anları, günleri, inanları, fotoğrafları..Ama ben yoktum anlattıklarında..Hep geride kalanlar vardı..Oysa benim en mutlu anlarım yanımda olduğun dakikalardı, bana baktığın anlardı..Ki o bakışlarda beni görmediğini, hep uzaklara baktığını bilmeme rağmen..Ben bir müşahidim!!! Ölü anılar kutusuna bakan bir çouk..Gördüğü her resmi, her ölüyü delice kıskanan bir şahit..”Evet sen yaşadın” ve yaşadıkça beni öldürdün…Ama benim bir tabutum yok..ne de kalbinde bana ait tek bir iz…Ölü anılar kutusu bana hüznün adı oldu… *************************************************************************** Beni öptüğün o gece, benim seni öpmeme nedenim buydu..Kendimi bir kutuya hapsetmemek..Özgürlüğümü dudaklarında bırakmadım ben, ne kadar canımı yaksa da..Ölü anılar kutusunun en büyük mahkumu sensin..dilerim bir gün bunu fark edersin..özgürlük yalnızlık da olsa…
(Çekilmiş acıların son yazısı)
Başın dizlerimdeydi..Elim elindeydi..Elini göğsüne bastırdın, elim elinleydi hala..Ben durdum, zamanda durmuştu benimle! Öylece durduk..Hala elim seninle soluk alıp veriyordu… ************************************************************************* Koca bir kutu getirdin bana..İçinde geçmişten kalmış fotoğrafların, yazıların olduğu..Hani içinde bana dair hiçbir şeyin olmadığı o kutu..Hani ölü anıları gömdüğün o tabut..Baktık hepsine ve okuduk hepsini.. *************************************************************************** Ölü anılar kutusuydu o..Ve ben senin yaşamının şahidi.. Evet “sen yaşadın” demem için oradaydım ben..Benim rolüm buydu:Şahitlik..Yaşadıklarına şahitlik yaptım ben..İşte o yüzden yaşanmışlıklarını biriktirdiğin o kutuda ben yokum..İşte o yüzden bana ait tek bir mesaj, tek bir mail saklı değil sende… *************************************************************************** Bana geldiğin zamanları hatırla..Sadece yalnız kaldığın günlerdi onlar..Evet sen geldin ve ben hiç hayır demedim..Kalabalıklar seni kuşattığında sahtelikler seni sardığında ben hep unutuldum..Ta ki yalnızlık seni yakalayana kadar..O seni yakaladığında sende beni yakaladın..Ve anlattın.. Mutlu olduğun anları, günleri, inanları, fotoğrafları..Ama ben yoktum anlattıklarında..Hep geride kalanlar vardı..Oysa benim en mutlu anlarım yanımda olduğun dakikalardı, bana baktığın anlardı..Ki o bakışlarda beni görmediğini, hep uzaklara baktığını bilmeme rağmen..Ben bir müşahidim!!! Ölü anılar kutusuna bakan bir çouk..Gördüğü her resmi, her ölüyü delice kıskanan bir şahit..”Evet sen yaşadın” ve yaşadıkça beni öldürdün…Ama benim bir tabutum yok..ne de kalbinde bana ait tek bir iz…Ölü anılar kutusu bana hüznün adı oldu… *************************************************************************** Beni öptüğün o gece, benim seni öpmeme nedenim buydu..Kendimi bir kutuya hapsetmemek..Özgürlüğümü dudaklarında bırakmadım ben, ne kadar canımı yaksa da..Ölü anılar kutusunun en büyük mahkumu sensin..dilerim bir gün bunu fark edersin..özgürlük yalnızlık da olsa…
KIRMIZI
K I R M I Z I
kırmızıyı sevdiğini bilseydim, hayallerim kıpkırmızı olurdu. dün rüzgar neden o kadar sert esiyordu?şimdi biliyorum...yanyanaydık ama kendi yalnızlıklarımızda yürüyorduk.. rüzgar deli gibi buluşmayan ellerimizi arıyordu..bu kadar yakınken bu kadar uzak olabilmeyi ne rüzgar anladı, ne insanlar... ne de kalplerimiz... halbuki martılar üşüyünce denizin sıcağında bulurdu kalplerimizi...etrafını ısıtan ışıyan kalplerimizin kör ve karanlıknoktasındayız ikimizde...ben senin ve sen benim kalpsiz anlarımızı biliriz..başka hiç kimse inanmaz buna.. şimdi o kara delik yutuyor ışığımızı..başkalarına da bir şeyler kalsın diye ışığımızdan, ayrılıyoruz. anlayabilirmisin, neden çıban gibi büyür bağrımda, büyür de kelebek olur bu sızı... anlayabilirmisin, kırmızıyı sevdiğini söylediğinden beri tepeleri kırmızı, suları kırmızı olarak neden gördüğümü... limanlardan gemiler okyanusa değil önce senin yüreğine açılır tıpkı benliğim gibi... hasret, gurbet nedir bilmezdim öğrendim senden! biliyorum ki sen nice gemiler gördün, nicesini bağrında ağırladın, kılavuzluk ettin.. bense kırık dökük gövdemle, hüzünlü gözlerimle, kalbine varamadan yarı yoldadüşüp kalan sözlerimle sana doğru ulaşmaya çalıştım.. deniz fenerim! kıyılarında kalmayı haketmiyorum ben.. ama sisili bir havada, fırtınalar, dalgalar beni sana savurdu...ayrılık acısı kalbimden yola çıktı, kanıma karıştı..ve şimdi hücrelerime ulaştı..hücrelerim boğuluyor acıdan... sana giden yolların kavşağında bir adam direniyor izini bulmak için.. birlikte yürüyen iki yabancı var..benim yaralı yazılarım var.. senin hüzünlü tebessümün..bir de kırmızı... halbuki mantık yoktu.. fizik kimya biyoloji yoktu.. sen kısacık ömürlü gelincikleri (kırmızıyı) severdin..ben seni! herkes kendine fani sevdalar bulur...belki unutmak, gitmek...bunlar kolayca olabilecek şeyler.. ama bulutları başına taç yapan dağları, delice bir hızla deli bir denize akan dereleri, karadenizin kuzey rüzgarlarıyla üstüne sıçrayan sularını, gölgesini anne kucağı gibi üstüne düşüren ağaçları kiminle konuşabiliriz..senin anlattığın o gizemli boşluk var ya kalplerimizde...sen galiba tam oradasın..daha önce kimsenin girmediği yerdesin..işte bu yüzden zor..hayatına bir sürü insan girebilir..ama oraya yalnızca 1 kişi oturur...ve orası ne renk biliyor musun? gelincik kırmızısı..kırmızıyı sevdiğini bilince hayallerini kırmızıya boyayacak kadar seni seven birini bul..sevmek böyle bir şey çünkü..herşeyi unutup seni hatırlamak...çözümsüzlük: normal davranmaya zorlayan şartlarda,bir isim arayan geleneklerde gizli..çözümse:herşeyden önce kendimize direnmekte ve zamana ve diğerlerine..her baktığımızda gözlerimize karlı bir havada yürüyen iki kalbi hatırlamakta..paranoyalarımızı unutmakta..ben biliyorum ki kalbimde tek bir yer, o ulaşılmaz yer, gelincik kırmızısı...ve bu bir biçimde sonsuza kadar sürecek..kendimize öğretmemiz gereken en önemli cümle bu: bu ilişki normal değildi ve olmayacak.. hiçbirimizin bunu normalleştirmeye hakkı yok.. kalplerimiz dolup dolup boşalacak ama sen kalmaya devam edeceksin.. daha görülecek ve gidilecek yerler var..gelinciklerle dolu... ve sorunların kaynağında hep konuşmaya alışmış beynimizin gönül diliyle konuşmakta zorlanması var! yürümeyi bilmeyenin yürümesi gibi bu..öğretilmedi bize böylesi..o yüzden özürlü gibi hissediyoruz kendimizi bakışlar karşısında...bir gün gelinciklerle dolu bir yerde tatlı bir meltem yüzünü yalarken yanında olacağım..tıpkı senin , bir dağ doruğundan yere inmiş bulutlara ve dünyaya bakarken yanımda olacağın gibi..kalbin benimle mi bilmiyorum ama kalbim seninle sonsuza dek!.. bu bir vaat değil gerçeğin ta kendisi ve canım yanıyor o yüzden!...biliyor musun şimdiden özledim seni....
kırmızıyı sevdiğini bilseydim, hayallerim kıpkırmızı olurdu. dün rüzgar neden o kadar sert esiyordu?şimdi biliyorum...yanyanaydık ama kendi yalnızlıklarımızda yürüyorduk.. rüzgar deli gibi buluşmayan ellerimizi arıyordu..bu kadar yakınken bu kadar uzak olabilmeyi ne rüzgar anladı, ne insanlar... ne de kalplerimiz... halbuki martılar üşüyünce denizin sıcağında bulurdu kalplerimizi...etrafını ısıtan ışıyan kalplerimizin kör ve karanlıknoktasındayız ikimizde...ben senin ve sen benim kalpsiz anlarımızı biliriz..başka hiç kimse inanmaz buna.. şimdi o kara delik yutuyor ışığımızı..başkalarına da bir şeyler kalsın diye ışığımızdan, ayrılıyoruz. anlayabilirmisin, neden çıban gibi büyür bağrımda, büyür de kelebek olur bu sızı... anlayabilirmisin, kırmızıyı sevdiğini söylediğinden beri tepeleri kırmızı, suları kırmızı olarak neden gördüğümü... limanlardan gemiler okyanusa değil önce senin yüreğine açılır tıpkı benliğim gibi... hasret, gurbet nedir bilmezdim öğrendim senden! biliyorum ki sen nice gemiler gördün, nicesini bağrında ağırladın, kılavuzluk ettin.. bense kırık dökük gövdemle, hüzünlü gözlerimle, kalbine varamadan yarı yoldadüşüp kalan sözlerimle sana doğru ulaşmaya çalıştım.. deniz fenerim! kıyılarında kalmayı haketmiyorum ben.. ama sisili bir havada, fırtınalar, dalgalar beni sana savurdu...ayrılık acısı kalbimden yola çıktı, kanıma karıştı..ve şimdi hücrelerime ulaştı..hücrelerim boğuluyor acıdan... sana giden yolların kavşağında bir adam direniyor izini bulmak için.. birlikte yürüyen iki yabancı var..benim yaralı yazılarım var.. senin hüzünlü tebessümün..bir de kırmızı... halbuki mantık yoktu.. fizik kimya biyoloji yoktu.. sen kısacık ömürlü gelincikleri (kırmızıyı) severdin..ben seni! herkes kendine fani sevdalar bulur...belki unutmak, gitmek...bunlar kolayca olabilecek şeyler.. ama bulutları başına taç yapan dağları, delice bir hızla deli bir denize akan dereleri, karadenizin kuzey rüzgarlarıyla üstüne sıçrayan sularını, gölgesini anne kucağı gibi üstüne düşüren ağaçları kiminle konuşabiliriz..senin anlattığın o gizemli boşluk var ya kalplerimizde...sen galiba tam oradasın..daha önce kimsenin girmediği yerdesin..işte bu yüzden zor..hayatına bir sürü insan girebilir..ama oraya yalnızca 1 kişi oturur...ve orası ne renk biliyor musun? gelincik kırmızısı..kırmızıyı sevdiğini bilince hayallerini kırmızıya boyayacak kadar seni seven birini bul..sevmek böyle bir şey çünkü..herşeyi unutup seni hatırlamak...çözümsüzlük: normal davranmaya zorlayan şartlarda,bir isim arayan geleneklerde gizli..çözümse:herşeyden önce kendimize direnmekte ve zamana ve diğerlerine..her baktığımızda gözlerimize karlı bir havada yürüyen iki kalbi hatırlamakta..paranoyalarımızı unutmakta..ben biliyorum ki kalbimde tek bir yer, o ulaşılmaz yer, gelincik kırmızısı...ve bu bir biçimde sonsuza kadar sürecek..kendimize öğretmemiz gereken en önemli cümle bu: bu ilişki normal değildi ve olmayacak.. hiçbirimizin bunu normalleştirmeye hakkı yok.. kalplerimiz dolup dolup boşalacak ama sen kalmaya devam edeceksin.. daha görülecek ve gidilecek yerler var..gelinciklerle dolu... ve sorunların kaynağında hep konuşmaya alışmış beynimizin gönül diliyle konuşmakta zorlanması var! yürümeyi bilmeyenin yürümesi gibi bu..öğretilmedi bize böylesi..o yüzden özürlü gibi hissediyoruz kendimizi bakışlar karşısında...bir gün gelinciklerle dolu bir yerde tatlı bir meltem yüzünü yalarken yanında olacağım..tıpkı senin , bir dağ doruğundan yere inmiş bulutlara ve dünyaya bakarken yanımda olacağın gibi..kalbin benimle mi bilmiyorum ama kalbim seninle sonsuza dek!.. bu bir vaat değil gerçeğin ta kendisi ve canım yanıyor o yüzden!...biliyor musun şimdiden özledim seni....
İLK KEZ ELLERİMİ UZATIYORUM
İLK KEZ ELLERİMİ UZATIYORUM
"bulunduğun yerde geceler yeterince karanlık değil"
çocuktum! galiba hala çocuğum! evet, çocuktum! Karadenizde bir kamyonun üstünde, yaylaya doğru yolculuk yapıyordum!..o yolculuk dünyanın büyüklüğünü, bizlerin küçüklüğünü anlamak yolunda yaptığım bir yolculukta olmuştu!
Aşkın; bir kayayı yarıp bir uçuruma köklerinle tutunmak olduğunu o ağaçtan öğrendim, o yolculukta...
bulutları, ayaklarımın altında bir vadinin üstünde gördüğümden beri; aşkın bulutları aşmak olduğunu biliyorum..
deniz seviyesinden, ya da şimdi yaşadığımız hayatlar seviyesinden 3000 metre yükseklikte bir gözenin kenarında açan altın sarısı yayla çiçeği olabilmekmiş aşk.
şırıl şırıl akan, ki bu şırıltı oradaki tek müzikti aynı zamanda,derenin akış yönünün tersine yüzen alabalık gibi tersine yüzebilmekmiş aşk...
ağustosta herkes yaza ve güneşe şükranlarını sunarken dağda öylece duran, her yazın ardından bir kışın geldiğini hatırlatan kar yığını gibi içten içe erimekmiş aşk.. damla damla toprağa karışmakmış..ve yanında her daim bir kardelen taşımakmış pastırma yazında bile olsa...bir kardelenin açması için önce karın yağması gerektiğini bilmekmiş aşk!
bu yazıyı anlamak, yani aşkı anlamak için bir ağaç, yayla çiçeği, alabalık, kar yığını, kardelen olman gerekmiyor! sadece ruhunu bu şehirden alıp dağlara taşıman gerekiyor!...
sevdiğini yıldızların altında görmeden, onun dört mevsimdeki halini anlamadan, anlayamazsın aşkı...
dört duvar arası aşklarımız o kadar sahte ki.. ben seni gerçekten sevdiğimi dağlarda anladım.. ve bir hüzün basıyor beni; benim baktığım yıldızı senin görememenin verdiği hüzün..
bulunduğun yerde geceler yeterince karanlık değil.. gece lambalarının sönmesi gerek! aşkımızın yıldızını görebilmen için! sahi vazgeçebilir misin elektrikten.. ve korkar mısın karanlıktan?
yağmur yağarken ıslan, üstün başın çamur olsun, saçın dağılsın rüzgarda, yanakların al al olsun soğuktan.. çünkü içimde taşıdığım aşk artık taşınmıyor! bir kez geldin yağmura rağmen bir defa daha gelemez misin kar yağarken?
bak uçurumda bir ağaç büyüyor kökleri kayalara tutunmuş tıpkı kalbim gibi.. ne olur ya kendin gel ya da bir balta gönder!
çünkü "aşk likit korku dolu bir kadehtir" ve ben o Kadehten içtim! tek bir soru var şimdi.. içecek misin? yayla zamanı yani yaz geldiğinde o ağacı, yayla çiçeğini, kar yığınını, alabalığı ve kardeleni görmeye benimle beraber gelecek misin? hiç yapmadığım bir şeyi yapıyorum şimdi ellerimi uzatıyorum sana doğru, ellerimden tutacak mısın? güneş rengi yayla çiçekleri toplayacak mısın benimle? hadi güneşe doğru yürüyelim seninle desem geç mi olur?
galiba bugüne kadar seninle aramızda kurduğum tek köprüyü sözcüklerden kurduğum köprüyü yıkıyorum.. ve ben ilk kez ellerimi uzatıyorum.. biliyorsun herşeyi.. geliyor musun?
aşk belki de deliler gibi severken seni, beni senin sevmemeni sağlamaktır....
"bulunduğun yerde geceler yeterince karanlık değil"
çocuktum! galiba hala çocuğum! evet, çocuktum! Karadenizde bir kamyonun üstünde, yaylaya doğru yolculuk yapıyordum!..o yolculuk dünyanın büyüklüğünü, bizlerin küçüklüğünü anlamak yolunda yaptığım bir yolculukta olmuştu!
Aşkın; bir kayayı yarıp bir uçuruma köklerinle tutunmak olduğunu o ağaçtan öğrendim, o yolculukta...
bulutları, ayaklarımın altında bir vadinin üstünde gördüğümden beri; aşkın bulutları aşmak olduğunu biliyorum..
deniz seviyesinden, ya da şimdi yaşadığımız hayatlar seviyesinden 3000 metre yükseklikte bir gözenin kenarında açan altın sarısı yayla çiçeği olabilmekmiş aşk.
şırıl şırıl akan, ki bu şırıltı oradaki tek müzikti aynı zamanda,derenin akış yönünün tersine yüzen alabalık gibi tersine yüzebilmekmiş aşk...
ağustosta herkes yaza ve güneşe şükranlarını sunarken dağda öylece duran, her yazın ardından bir kışın geldiğini hatırlatan kar yığını gibi içten içe erimekmiş aşk.. damla damla toprağa karışmakmış..ve yanında her daim bir kardelen taşımakmış pastırma yazında bile olsa...bir kardelenin açması için önce karın yağması gerektiğini bilmekmiş aşk!
bu yazıyı anlamak, yani aşkı anlamak için bir ağaç, yayla çiçeği, alabalık, kar yığını, kardelen olman gerekmiyor! sadece ruhunu bu şehirden alıp dağlara taşıman gerekiyor!...
sevdiğini yıldızların altında görmeden, onun dört mevsimdeki halini anlamadan, anlayamazsın aşkı...
dört duvar arası aşklarımız o kadar sahte ki.. ben seni gerçekten sevdiğimi dağlarda anladım.. ve bir hüzün basıyor beni; benim baktığım yıldızı senin görememenin verdiği hüzün..
bulunduğun yerde geceler yeterince karanlık değil.. gece lambalarının sönmesi gerek! aşkımızın yıldızını görebilmen için! sahi vazgeçebilir misin elektrikten.. ve korkar mısın karanlıktan?
yağmur yağarken ıslan, üstün başın çamur olsun, saçın dağılsın rüzgarda, yanakların al al olsun soğuktan.. çünkü içimde taşıdığım aşk artık taşınmıyor! bir kez geldin yağmura rağmen bir defa daha gelemez misin kar yağarken?
bak uçurumda bir ağaç büyüyor kökleri kayalara tutunmuş tıpkı kalbim gibi.. ne olur ya kendin gel ya da bir balta gönder!
çünkü "aşk likit korku dolu bir kadehtir" ve ben o Kadehten içtim! tek bir soru var şimdi.. içecek misin? yayla zamanı yani yaz geldiğinde o ağacı, yayla çiçeğini, kar yığınını, alabalığı ve kardeleni görmeye benimle beraber gelecek misin? hiç yapmadığım bir şeyi yapıyorum şimdi ellerimi uzatıyorum sana doğru, ellerimden tutacak mısın? güneş rengi yayla çiçekleri toplayacak mısın benimle? hadi güneşe doğru yürüyelim seninle desem geç mi olur?
galiba bugüne kadar seninle aramızda kurduğum tek köprüyü sözcüklerden kurduğum köprüyü yıkıyorum.. ve ben ilk kez ellerimi uzatıyorum.. biliyorsun herşeyi.. geliyor musun?
aşk belki de deliler gibi severken seni, beni senin sevmemeni sağlamaktır....
BİR ŞAŞI BAKIŞ, BİR EĞRİ GÖRÜŞ
BİR ŞAŞI BAKIŞ, BİR EĞRİ GÖRÜŞ
"hüsn'ün sevgisi için çok bela çekmek gerektir. önce sana Kimya lazım." şeyh galip (hüsn'ü aşk'tan)
evet şimdilerde kimyanın peşine düşmüş birinin; " ne kadar saklasam elbette açılır, görünür. bu ateş, gönül dağına basılan pamuğun içinde gizli kalmaz" diyen şeyhin peşinde koşturması çok mu garip kaçar?..
biraz kimya..biraz fizik..biraz matematik..biraz ergonomi bilmek.. durduğum yeri açıklamaya yeter mi? ya da biraz sosyoloji..bir tutam psikoloji..bilgilerin tümüne sahip olmak neyi halleder ki?
geçenlerde çok rüzgarlı bir havada, çok dalgalı bir deniz kenarında -moda sahilinde- dalgaların dövdüğü taşların üstündeki isme bakıp -ki benim yazmadığım aşikar ya da yazdığım- genceli nizami'nin leyla ile mecnunu üzerine bir arkadaşla konuşurken aklıma hüsn-ü aşk takılıverdi.. sonra unuttum..tıpkı havanın soğuk olduğunu unuttuğum gibi!
ve şimdi aklıma tekrar geldi.. ve tekrar okudum.. ve yine ışıklar buldum kendimce.. tabii insan neyi ararsa onu bulur.. herşey o kadar karmakarışık ki.. moda sahiline adını kim yazmıştı? yoksa ben bilinç alanımın dışına çıkıp adını taşlara mı yazdım sonra o arkadaşı oralara mı sürükledim? kendimce işaretler mi yaratmadayım.. öyleyse bütün hayatın boyunca karşına çıkan herşeyi ben mi yaptım? tüm ilkokul günlerinden beri aldığın tüm isimsiz mektuplar,güller,gariplikler hepsi benim eserim mi?..bir insan nasıl deli olmadığını anlar?
ya da şeyh galibin dediği üzre; "bu bahislerin, bu işlerin belirmesine sebep, bir şaşı bakış bir eğri görüştü" kimbilir...
ve "tedbirini terket, takdir Tanrınındır. sen yoksun, bütün varlıklar senin vehmindir, senin şüphendir.."
diye yazan şeyh galip bu satırları yazarken benle aynı yaştaymış..
yani hüsn'ü aşkı yazdığı yaştayım.. ve garip hayatlarımızı anlamak yolunda daha çok bayramlar yaşamak gerek gibi geliyor bana..ve her bayram herkese yeni bir şeyler öğretir umarım..ama öğrenmek can yakıcıdır..zaten bunları biliyorsunuz..
peki ben ne mi yapıyorum.. bayramınızı kutluyorum sadece...sadece bayramınızı kutluyorum..25'imdeyim ve şeyh galiple aynı yaştayım demek istedim belki ama herkes bir gün 21'inde olmuştur ve sadece istanbulu fatih fethetmiştir..ve bir gün kafkayla aynı yaşta olacağım..tıpkı sizler gibi..yani aslında bir anlamı yoktur bütün bu anlattıklarımın.. sadece ganjın sularında bir kez daha yıkanmak istedim..bayrama daha mutlu girmek için..bu bir katarsis!!!
ve biliyorum önce bana kimya gerek!!!!! ve tabii sizlere de..gerçekten iyi bayramlar ve hayatlar.. aslında ne ben varım ne siz bu okuduklarınız sadece bir rüya... ama "körfezdeki dalgın suya her baktığımda o rüya duruyor yerli yerinde" (y.kemal) ve sahiden iyi bayramlar ya da öyle bişiyler işte..
bir soru hatırladığınız kadarıyla bende bir şaşılık var mıydı?
herşey bir yana o yazıyı kim yazdı? binlerce addan neden o isim.." ve Tanrı Ademe isimleri öğretti" ya da benim orada ne işim vardı?
"hüsn'ün sevgisi için çok bela çekmek gerektir. önce sana Kimya lazım." şeyh galip (hüsn'ü aşk'tan)
evet şimdilerde kimyanın peşine düşmüş birinin; " ne kadar saklasam elbette açılır, görünür. bu ateş, gönül dağına basılan pamuğun içinde gizli kalmaz" diyen şeyhin peşinde koşturması çok mu garip kaçar?..
biraz kimya..biraz fizik..biraz matematik..biraz ergonomi bilmek.. durduğum yeri açıklamaya yeter mi? ya da biraz sosyoloji..bir tutam psikoloji..bilgilerin tümüne sahip olmak neyi halleder ki?
geçenlerde çok rüzgarlı bir havada, çok dalgalı bir deniz kenarında -moda sahilinde- dalgaların dövdüğü taşların üstündeki isme bakıp -ki benim yazmadığım aşikar ya da yazdığım- genceli nizami'nin leyla ile mecnunu üzerine bir arkadaşla konuşurken aklıma hüsn-ü aşk takılıverdi.. sonra unuttum..tıpkı havanın soğuk olduğunu unuttuğum gibi!
ve şimdi aklıma tekrar geldi.. ve tekrar okudum.. ve yine ışıklar buldum kendimce.. tabii insan neyi ararsa onu bulur.. herşey o kadar karmakarışık ki.. moda sahiline adını kim yazmıştı? yoksa ben bilinç alanımın dışına çıkıp adını taşlara mı yazdım sonra o arkadaşı oralara mı sürükledim? kendimce işaretler mi yaratmadayım.. öyleyse bütün hayatın boyunca karşına çıkan herşeyi ben mi yaptım? tüm ilkokul günlerinden beri aldığın tüm isimsiz mektuplar,güller,gariplikler hepsi benim eserim mi?..bir insan nasıl deli olmadığını anlar?
ya da şeyh galibin dediği üzre; "bu bahislerin, bu işlerin belirmesine sebep, bir şaşı bakış bir eğri görüştü" kimbilir...
ve "tedbirini terket, takdir Tanrınındır. sen yoksun, bütün varlıklar senin vehmindir, senin şüphendir.."
diye yazan şeyh galip bu satırları yazarken benle aynı yaştaymış..
yani hüsn'ü aşkı yazdığı yaştayım.. ve garip hayatlarımızı anlamak yolunda daha çok bayramlar yaşamak gerek gibi geliyor bana..ve her bayram herkese yeni bir şeyler öğretir umarım..ama öğrenmek can yakıcıdır..zaten bunları biliyorsunuz..
peki ben ne mi yapıyorum.. bayramınızı kutluyorum sadece...sadece bayramınızı kutluyorum..25'imdeyim ve şeyh galiple aynı yaştayım demek istedim belki ama herkes bir gün 21'inde olmuştur ve sadece istanbulu fatih fethetmiştir..ve bir gün kafkayla aynı yaşta olacağım..tıpkı sizler gibi..yani aslında bir anlamı yoktur bütün bu anlattıklarımın.. sadece ganjın sularında bir kez daha yıkanmak istedim..bayrama daha mutlu girmek için..bu bir katarsis!!!
ve biliyorum önce bana kimya gerek!!!!! ve tabii sizlere de..gerçekten iyi bayramlar ve hayatlar.. aslında ne ben varım ne siz bu okuduklarınız sadece bir rüya... ama "körfezdeki dalgın suya her baktığımda o rüya duruyor yerli yerinde" (y.kemal) ve sahiden iyi bayramlar ya da öyle bişiyler işte..
bir soru hatırladığınız kadarıyla bende bir şaşılık var mıydı?
herşey bir yana o yazıyı kim yazdı? binlerce addan neden o isim.." ve Tanrı Ademe isimleri öğretti" ya da benim orada ne işim vardı?
KUĞULAR KÖR EDER
KUĞULAR KÖR EDER
aslında bir yazı yazmalıydım ama nedense yazmaktan vazgeçmek üzereyim.. hani her zaman bir direnç vardır.. hani fen bilgisi derslerinde gördüğümüz türden dirençler işte...hayatta o kadar çok direnç, o kadar çok sürtünme vardır ki neredeyse tüm enerjimizi bunu aşmak için kullanmak zorunda kalırız.. önce bilgisayarı açmalısın, sonra internete girmeli falan filan...ama hepsinden önce fişi prize takmalısın.. ne kadar yorucu olduğunu düşünebiliyor musunuz?..ve bir sürü alternatiften vazgeçmelisin de.. sonuçta zor da olsa hayatın karşıma çıkardığı tüm dirençlere karşı yine de kendime süper iletken (daha iyisi şimdilik icat edilemedi) bir ortam yaratmayı başararak karşınıza çıkmayı başardım..şu an sizinle sürtünme katsayısı çok düşük bir yerden kontakt kuruyorum..
yani rahatça yazabilirim.. bu sizi çok ama çok ilgilendirmiyordur ama sonuçta yapmak istediğiniz bir sürü şey için dirençlerle karşılaşıyorsunuz.. bunların çoğu farketmediğiniz küçücük şeylerdir yani hani kahrolası töreler(!) gibi kolaylıkla muhalif bir tavır sergileyemeyeceğiniz küçüçük dirençlerdir.. yazı yazarken elektriklerin kesilmesi gibi bişey.. ve bu tamamen içinde bulunduğun ortamla ilgili..aslında anlatmak istediğim şey süper iletkenlerin faydaları değildi..
ama nedense yazı bu yönde gidiyor işte.. galiba yıl 1557 idi.. robert record adında bir ingiliz insanlığa kötü bir hediye verdi..(=)'i icat ediverdi.. bu tıpkı saatlarde 1458'de zembereğin icadı gibi yada mekanik dokuma makinesinin icadı gibi bir icattı işte.. kötülük bunu neresindeydi..galiba onun zihinlerimizde yarattığı şey kötüydü.. hayatta 1557 ye kadar kimse herşeyi bir eşitlik ya da bir sonuç için yaşamıyordu..yani herşeyin bir sonucu olmak zorunda değildi.. yani yaşadığımız dünyaya pragmatist bir anlam kazandırdı = in icadı.. amaca ulaşmayan hiçbir şey yapılmamalıydı..çünkü anlamı yoktu.. bir sonucu yoktu..ilkokuldan beri elmayla armudun neden toplanamadığını merak etmekteyim.. ve hala cevabını bulabilmiş değilim.. yani bir aşk düşünün muhakkak ki arada dört işlem olacak ve sonuçta bişiy olacak.. aslında hayatta yaşadığımız hiçbişey de zannettiğimiz gibi rüyalar yok hep bir geometrik bir şeklin içinde (en sevdiğim geometrik şekilde yamuktur en gerçekçi olmasından ve en sevmediğim de üçgendir bu üçgen vücutlu olma idealinden dolayı) dönüp duruyoruz.. aramızdaki tek şeyse aslında bağıntılar, denklemler biz gerçi bunu sosyalize ederek ilişki diyoruz ama olan basit bir matematik işlem işte..kimi zamanlar bilinmeyenler artıyor kimi zamansa 2 kere 2 kadar basit oluyor herşey..şu ana kadar söylediğim keşke böyle olmasa adlı bir iyiniyet çabası ama sonuçta yaşadığımız hayatlar rasyonel olma iddiasında bir kişinin irrasyonel olması hiç bir şeyi çözmüyor.. hayatımızdaki matematiği aşabildiğimizde herşey daha güzel olacak gibi geliyor bana..aslında anlatmak istediğim matematikten hoşlanmadığım değildi..ne de olsa mikro dalga fırınları, kadınların ellerinin bulaşık ve çamaşır suları içinde yok olup gitmemesini ona borçluyuz.. çocukken benim böyle bir fobim de vardı..bir gün annemin ellerinin bulaşık suyunun içinde kaybolacağı ve elsiz bir annem olacağı korkusu..yani psikolojik bir borcum da var teknolojiye!!!
aslında bu yazı bir aşk yazısı kendisi pek fazla renk vermese de.. şu ana kadar yaptığım belki de rilke'nin dizelerinde anlattığı şey:"birbirlerine yüzlerce yeni ad vereceklerdir ve hepsini alacaklardır birbirlerinden ,yavaşça, küpe çıkarır gibi.." benim seni nasıl hayal ettiğimi biliyormusun?.. galiba bundan sana hiç ama hiç bahsetmedim..belki hep ama hep bunu anlattım kimbilir..çok uzun bir zamandır seni ilk tanıdığım andan itibaren seni tek bir şeyle özdeşleştirdim.. bir kuğuyla.. bir kuğu gibiydin.. sessiz sakin bir suda tek başına yüzen.. bembeyazdın.. o yüzden sana hep yanımda taşıdığım ama bir türlü veremediğim o kuğu küpelerini bir türlü cesaret edip veremedim .. o kadar çok beyazdın ki.. korkmuştum.. hani bir gün bana sormuştun ya ben bu kadar çok mu korkutucuyum diye? ben bir şey diyememiştim.. bilmiyorum demiştim.. şimdi biliyorum ki o kadar beyaz olmasaydın o kadar saf görünmeseydin gözüme herşey çok ama çok daha kolay olacaktı.. hala cebimde bir kuğu küpesi taşıyorum.. ben bunu takamam ve verebileceğim başka birini tanımıyorum.. tanıyacağımı da zannetmiyorum.. bir insan hayatında kaç tane kuğu tanıyabilir ki?... sevgili kuğu çoktan uçup gittin ve beni yine o derin yalnızlığımda denizin dibinde bıraktın..bilmeni istedim sadece.. deniz amfora' ları uçamazlar.. peşinden gelemem.. belki problem de buradadır bir amfora bir kuğuyla bir araya gelemez.. işte o yüzden matematikten nefret ediyorum ve işte o yüzden masallara sığınıyorum.. en azından orada kurbağaların bile bir şansı var.. ama ben bir kurbağa bile değilim.. o yüzden sürekli yazıyorum kendi masalımı yazıyorum.. amforalarla kuğuların bir araya gelebildiği bir dünya yaratıyorum.. şimdi daha iyi biliyorum her şeyi.. belki kuğu olmadığını düşünüyorsundur.. ama bir kuğusun sen...inan bana.. evet eğer ilk doğduğunda ördekler arasında kalmışsan andersenin masalındaki hemcinsin gibi o zaman kendini çirkin bulman çok normaldi.. galiba önce senin kendini bir kuğu olduğuna inadırmana bağlı herşey bu da çevrendeki ördeklerden kurtulmana bağlı..sen bir kuğusun..bir kuğunun kendini bir ördek olarak bilip yaşaması ne kadar da korkunç olurdu... bunların hepsi çok uzun bir yol.. o yüzden benim acilen bir simyacı bulmam gerek.. bir amforanın kuğu olmak istemesi sizce garip mi kaçar...ama sıradan bir taş altın olabiliyorsa... neden olmasın..hem bir kuğu olsam da başka kuğular da olacak.. en iyisi aşkımızı uzaya taşımak.. yerçekimi yok.. sürtünme yok.. durduracak hiçbir direnç yok...ördekler yok... deniz yok.. köklerim yok.. yani bir süper iletken ikimizi alamaz ama uzay..bence bir düşün... yeter ki içimizdeki ve dışımızdaki dirençlerden kurtulalım..
ya da herşey tüm anlattığım şeyler bir amforanın köklerinden kurtulmak için uydurduğu bir şeydir.. ve o kuğu bir katalizördür...benim fotosentez yapmam için gerekli birer katalizör.. klorofilim benim.. ve elbette güneş ışığım sen olmasan, sen olmasan:.......rahatça uyurum..ve her akşam aynı rüya ziyaret eder beni kimbilir...
beyaz kör eder..kuğu beyazlığı da kar beyazı da..beni kör eden...bir kuğu...
aslında bir yazı yazmalıydım ama nedense yazmaktan vazgeçmek üzereyim.. hani her zaman bir direnç vardır.. hani fen bilgisi derslerinde gördüğümüz türden dirençler işte...hayatta o kadar çok direnç, o kadar çok sürtünme vardır ki neredeyse tüm enerjimizi bunu aşmak için kullanmak zorunda kalırız.. önce bilgisayarı açmalısın, sonra internete girmeli falan filan...ama hepsinden önce fişi prize takmalısın.. ne kadar yorucu olduğunu düşünebiliyor musunuz?..ve bir sürü alternatiften vazgeçmelisin de.. sonuçta zor da olsa hayatın karşıma çıkardığı tüm dirençlere karşı yine de kendime süper iletken (daha iyisi şimdilik icat edilemedi) bir ortam yaratmayı başararak karşınıza çıkmayı başardım..şu an sizinle sürtünme katsayısı çok düşük bir yerden kontakt kuruyorum..
yani rahatça yazabilirim.. bu sizi çok ama çok ilgilendirmiyordur ama sonuçta yapmak istediğiniz bir sürü şey için dirençlerle karşılaşıyorsunuz.. bunların çoğu farketmediğiniz küçücük şeylerdir yani hani kahrolası töreler(!) gibi kolaylıkla muhalif bir tavır sergileyemeyeceğiniz küçüçük dirençlerdir.. yazı yazarken elektriklerin kesilmesi gibi bişey.. ve bu tamamen içinde bulunduğun ortamla ilgili..aslında anlatmak istediğim şey süper iletkenlerin faydaları değildi..
ama nedense yazı bu yönde gidiyor işte.. galiba yıl 1557 idi.. robert record adında bir ingiliz insanlığa kötü bir hediye verdi..(=)'i icat ediverdi.. bu tıpkı saatlarde 1458'de zembereğin icadı gibi yada mekanik dokuma makinesinin icadı gibi bir icattı işte.. kötülük bunu neresindeydi..galiba onun zihinlerimizde yarattığı şey kötüydü.. hayatta 1557 ye kadar kimse herşeyi bir eşitlik ya da bir sonuç için yaşamıyordu..yani herşeyin bir sonucu olmak zorunda değildi.. yani yaşadığımız dünyaya pragmatist bir anlam kazandırdı = in icadı.. amaca ulaşmayan hiçbir şey yapılmamalıydı..çünkü anlamı yoktu.. bir sonucu yoktu..ilkokuldan beri elmayla armudun neden toplanamadığını merak etmekteyim.. ve hala cevabını bulabilmiş değilim.. yani bir aşk düşünün muhakkak ki arada dört işlem olacak ve sonuçta bişiy olacak.. aslında hayatta yaşadığımız hiçbişey de zannettiğimiz gibi rüyalar yok hep bir geometrik bir şeklin içinde (en sevdiğim geometrik şekilde yamuktur en gerçekçi olmasından ve en sevmediğim de üçgendir bu üçgen vücutlu olma idealinden dolayı) dönüp duruyoruz.. aramızdaki tek şeyse aslında bağıntılar, denklemler biz gerçi bunu sosyalize ederek ilişki diyoruz ama olan basit bir matematik işlem işte..kimi zamanlar bilinmeyenler artıyor kimi zamansa 2 kere 2 kadar basit oluyor herşey..şu ana kadar söylediğim keşke böyle olmasa adlı bir iyiniyet çabası ama sonuçta yaşadığımız hayatlar rasyonel olma iddiasında bir kişinin irrasyonel olması hiç bir şeyi çözmüyor.. hayatımızdaki matematiği aşabildiğimizde herşey daha güzel olacak gibi geliyor bana..aslında anlatmak istediğim matematikten hoşlanmadığım değildi..ne de olsa mikro dalga fırınları, kadınların ellerinin bulaşık ve çamaşır suları içinde yok olup gitmemesini ona borçluyuz.. çocukken benim böyle bir fobim de vardı..bir gün annemin ellerinin bulaşık suyunun içinde kaybolacağı ve elsiz bir annem olacağı korkusu..yani psikolojik bir borcum da var teknolojiye!!!
aslında bu yazı bir aşk yazısı kendisi pek fazla renk vermese de.. şu ana kadar yaptığım belki de rilke'nin dizelerinde anlattığı şey:"birbirlerine yüzlerce yeni ad vereceklerdir ve hepsini alacaklardır birbirlerinden ,yavaşça, küpe çıkarır gibi.." benim seni nasıl hayal ettiğimi biliyormusun?.. galiba bundan sana hiç ama hiç bahsetmedim..belki hep ama hep bunu anlattım kimbilir..çok uzun bir zamandır seni ilk tanıdığım andan itibaren seni tek bir şeyle özdeşleştirdim.. bir kuğuyla.. bir kuğu gibiydin.. sessiz sakin bir suda tek başına yüzen.. bembeyazdın.. o yüzden sana hep yanımda taşıdığım ama bir türlü veremediğim o kuğu küpelerini bir türlü cesaret edip veremedim .. o kadar çok beyazdın ki.. korkmuştum.. hani bir gün bana sormuştun ya ben bu kadar çok mu korkutucuyum diye? ben bir şey diyememiştim.. bilmiyorum demiştim.. şimdi biliyorum ki o kadar beyaz olmasaydın o kadar saf görünmeseydin gözüme herşey çok ama çok daha kolay olacaktı.. hala cebimde bir kuğu küpesi taşıyorum.. ben bunu takamam ve verebileceğim başka birini tanımıyorum.. tanıyacağımı da zannetmiyorum.. bir insan hayatında kaç tane kuğu tanıyabilir ki?... sevgili kuğu çoktan uçup gittin ve beni yine o derin yalnızlığımda denizin dibinde bıraktın..bilmeni istedim sadece.. deniz amfora' ları uçamazlar.. peşinden gelemem.. belki problem de buradadır bir amfora bir kuğuyla bir araya gelemez.. işte o yüzden matematikten nefret ediyorum ve işte o yüzden masallara sığınıyorum.. en azından orada kurbağaların bile bir şansı var.. ama ben bir kurbağa bile değilim.. o yüzden sürekli yazıyorum kendi masalımı yazıyorum.. amforalarla kuğuların bir araya gelebildiği bir dünya yaratıyorum.. şimdi daha iyi biliyorum her şeyi.. belki kuğu olmadığını düşünüyorsundur.. ama bir kuğusun sen...inan bana.. evet eğer ilk doğduğunda ördekler arasında kalmışsan andersenin masalındaki hemcinsin gibi o zaman kendini çirkin bulman çok normaldi.. galiba önce senin kendini bir kuğu olduğuna inadırmana bağlı herşey bu da çevrendeki ördeklerden kurtulmana bağlı..sen bir kuğusun..bir kuğunun kendini bir ördek olarak bilip yaşaması ne kadar da korkunç olurdu... bunların hepsi çok uzun bir yol.. o yüzden benim acilen bir simyacı bulmam gerek.. bir amforanın kuğu olmak istemesi sizce garip mi kaçar...ama sıradan bir taş altın olabiliyorsa... neden olmasın..hem bir kuğu olsam da başka kuğular da olacak.. en iyisi aşkımızı uzaya taşımak.. yerçekimi yok.. sürtünme yok.. durduracak hiçbir direnç yok...ördekler yok... deniz yok.. köklerim yok.. yani bir süper iletken ikimizi alamaz ama uzay..bence bir düşün... yeter ki içimizdeki ve dışımızdaki dirençlerden kurtulalım..
ya da herşey tüm anlattığım şeyler bir amforanın köklerinden kurtulmak için uydurduğu bir şeydir.. ve o kuğu bir katalizördür...benim fotosentez yapmam için gerekli birer katalizör.. klorofilim benim.. ve elbette güneş ışığım sen olmasan, sen olmasan:.......rahatça uyurum..ve her akşam aynı rüya ziyaret eder beni kimbilir...
beyaz kör eder..kuğu beyazlığı da kar beyazı da..beni kör eden...bir kuğu...
Etiketler:
Amfora,
Andersen,
Kuğu,
Ördek,
Robert Record
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)